26 Kasım 2011 Cumartesi

Hayvanlar !

dağınıklıktan hoşlanmam.

ama dağınıklığı toplamaktan da hoşlanmam.

hep diyorum benim bi alfonso, bi miguel, bi sebastian tarzı kıçımı toplayacak bi uşağa ihtiyacım var.

her neyse sabah kalkıp odamın içler acısı halini görünce adamakıllı toplamaya karar verdim.

o sandalyenin üzerine attığım birbirine düğüm olmuş giysi tepeciğini çözüp yerlerine asmak zaten uzun zamanımı aldı.

temizlemeydi, şuydu buydu derken baktım saatler geçivermiş. aklımda akşam sinemaya gitmek var.

neyse girdim duşumu aldım. aman yarabbi bir uyku bastı ki sorma, biraz kitap okuyayım dalan derken baktım iyice kendimden geçmek üzereyim dedim kalk kızım nünü.

froggyciğimle de konuşmuştuk, eve erken dönmesi lazımmış bugün, işlerini erken bitirde 4-5 gibi buluşalım dedi kızcağız.

bense yattığım yerden kıçımı kaldırmayı başardığımda saat 6 olmuştu. giyinip bir yere çıkmam en az 1 saat. çünkü daha dolabı açıp 350 saat hangi elbiseyi giyeceğimi düşüneceğim, sonra 346 saat hangi çorabı giyeceğime karar vermeye çalışacağım. sonra giydiklerimin koca kıçımı daha da koca gösterdiğine karar verip nefretle hepsini çıkarıp bambaşka kombinasyonlar için dolabın önüne geri döneceğim. hazırlanınca bu sefer acaba arabayla mı gitsem, ulan ya parkedecek yer bulamazsam ama otobüse binmeye de üşeniyorum yea tarzı hezeyanlar geçireceğim.

velhasıl froggy ile buluşmayı yarına aldım.

bu esnada çeşitli arkadaşlardan sosyalleşme teklifi aldıysam da reddettim. çünkü sinemaya gitmek istiyordum ve bazen sadece bazı insanlarla vakit geçirmeye tahammülüm oluyor nedense.

o insanlardan biri de sevgili justforlol olunca kendisine teklifimi ilettim. o da hastaymış pis şişko. yemiş yemiş ishal olmuş. ay çıkamam, ay tuvaletten ayrılamam diye zırladı durdu. ay dedim allah hepinizin belasını vermesin koca götlü pislikler.

böylece elime kitabımı alarak yatağıma geri döndüm. ve gecenin geri kalanını evde geçirecek olmanın yarattığı sinir krizleriyle başa çıkmak için kendimi şekerli gıdalara verdim. bulduğum her şeyi koca bir öğütücü gibi ağzıma atıp yiyorum hala.

zaten dişe dokunur yiyecek bir şey de yok. biraz kahve dünyasından alınmış draje, biraz çeri domates felan.
ne bi kutu kola, ne biraz cips var yani. aa dur lan mutfakta muz gördüm sanki. gidip bir tane çakayım ondan da. battı balık yan gider.

bu akşam dışarıda güzel bir film izleyecek olanlar, sıcak ve hoş bir mekanda karşılıklı kahve içenler, keyifli bir akşam yemeği sonrası kaliteli bir mekanda eğlenip dansedecek olanlar velhasıl güzel vakit geçirecek herkesten kucak dolusu nefret ediyorum.
ben sinemada dedemin insanları izleyip oradan eğlenceli bir mekana akıp tekila üstüne tekila shotlamak, gerizekalıca türkçe şarkılarla dansedip, jessie j. / price tag karaokesi yapmak isterken eve tıkılıp kaldım.

umarım sizin de geceniz bok gibi geçer. ne bileyim bağırsaklarınız felan bozulsun. ayağınız burkulsun, sinemada önünüze yiyişen bir çift düşsün de dikkatiniz dağılsın. geberin lan :(

22 Kasım 2011 Salı

Klip tadında !

keşke beni acımasızca terkeden zalim bir sevgilim olsaydı.

belki o zaman gecenin bu saatinde mikrofon niyetine bir kumandayla koltuk tepelerine çıkıp, atarlı triplerle, emre aydın şarkıları söylememin geçerli bir sebebi olurdu. en azından nefret ve sitem dolu bakışlarımı terkeden sevgiliymiş gibi yaptığım koltuğun yastıklarına sabitlemek yerine, o'nun fotoğrafına falan bakardım.



adam kölen olsun senin ben olmaaaaaağğğm !

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bir annenin anatomisi

ben kızıma güveniyorum hiç korkmuyorum arabasına binmekten diyor,

iki arabanın arasından geçerken ben, yan koltukta ellerini kafası içine alıp, sesli ve derin bir nefes alıyor. mimiklerinin anlamı net ÖLECEĞİZ !

gayet normal bir şekilde yolumuza devam ettiğimizi görünce bana çaktırmadığını düşünerek hareketini saçma sapan bir esnemeye çeviriyor.

yolculuk sona erdiğinde sinsice hiç korkmadığını, harika bir sürücü olduğumu iddia ediyor.

en az benim kadar sinsi.

o bir anne.

19 Kasım 2011 Cumartesi

NHR

Sevebilirim, 
hem de nasıl, 
dile benden ne dilersen, 
canımı, gözlerimi ...

Kızabilirim,
ağzım köpürmez,
ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında,
devenin öfkesi, kinciliği değil.

Anlayabilirim
çoğu kere burnumla,
yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak
ve döğüşebilirim,
doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için,
yaşım başım buna engel değil,
ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı.
Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık
ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.
Yazık.

'' Nazım Hikmet Ran ''

17 Kasım 2011 Perşembe

Mutsuzluk.

melankoli mi, mutsuzluk mu tam kestiremediğim bir halim var.

mutsuzsam da mutsuz olmaktan mutsuz değilim.

bir nevi mevcut duruma alışanlardan olmak bu.

yani bazen kimseye bir şey anlatmak istemiyorum.

söylenen her şeyi önceden duydum ben.

sıkılıyorum hepsinden.

en çok gece tek başıma araba kullanırken mutluyum.

ya düşünmek bazen çok yorucu vallahi.

uzun bir tatile çıkmak istiyorum.

13 Kasım 2011 Pazar

Bir miskinin güncesi..

uyandığımdan beri yatağımdan çıkmadım.

şahane bir durum. ama acıktım. şu dardanel'lin kepekli sandviçleri var domates ve peynirli. onlardan istiflemek lazım eve. böyle zorlu durumlarda işe yarayabilir. 

neyse benim tek yaptığım kalkıp türk kahvesi makinesinin tuşuna basmak, ve çıkan kahveyi içmek oldu.

sonrasında bu zorlu aktivitenin beni ne kadar yorduğunu farkedip yatağıma geri döndüm.

kitap okumayı ne çok özlemişim. İskender'e gömdüm kendimi.

buralardan çok uzaktayım. kitapta bahsedilen dünyaya girdim bile.

hayalperest olduğumdan mıdır nedir, okuduğum ya da izlediği şeye kendimi kaptırırsam kendi gerçekliğimden kopuyorum hep. o dünyanın içine dahil oluyorum. kolay kolay da çıkamıyorum o havadan.

ben bunları niye yazdım.

unuttum şimdi. ama bi ilah-i adalet var.

25 Ekim 2011 Salı

Nünü'nün Pitbul ile İmtihanı

hani hep diyorum ya, bazen kendimi kocaman bir komedi filminin başrolünde hissediyorum.

bugün de öyle birgündü.

bir firmayla toplantı yapmam gerekiyordu. haftalardır salladığım, pek de anlaşma gönüllüsü olmadığım bir firma üstelik.

neyse sonunda kırmamak adına ofislerine gittim. ama yani full umursamaz ve isteksiz görünüp mümkün mertebe işi yokuşa süreceğim amacım o.

neyse anam kaybola kaybola ofislerine gittim.

gayet vakarlı bir şekilde kapıdan girdim. tam adamın elini sıkmaya yönelmişken allah çarpsın benden iri ve büyük ayıdan hallice koca bir pitbul köpeğin bana doğru son sürat geldiğini gördüm.

bildiğin nefesim kesildi. o ayımsı canavar direk patilerinin üstünde kalkarak omuzlarıma çıktı lan. o iğrenç diliyle nası yalıyo üstümü başımı varya.

ulan karizma sarsılmasın diye tepki de veremiyorum ama götüm uçukluyor bildiğin ruhumu teslim etmek üzereyim yiyecek mi acaba beni diye.

herifte oradan bağırıyor " kooooont gel oğlum rahat bırak Gönül Hanım'ı, hay aksi size bayıldı, çok sevdi kimseye böyle sokulmaz yoksa ehe ehe kooont oğlum gel dedim sanaaaa "

be hıyar sahip olup çeksene itini üstümden ne uzaktan çağırıyorsun ?

neyse güç bela çekildi bu kont üstümden beni bir ofise aldılar ama ellerim falan salyalı yani hissediyorum.

derken çay servisi yapmak için kapı açıılnca bu kont ayısı koşarak gelip atlamaz mı üstüme.

ben yine karizmayı bozmuyorum ama kuran'ı hatmediyorum içimden. kont paso yalıyo..

herif de demez mi " siz çok iyi anlaştınız. " diye. al şu itini de denmez ki. bu ayı benim üstümdeyken toplantıda ne konuştum hatırlamıyorum bile.

apar topar adamın tüm söylediklerine " hı hı tabi olabilir " deyip topuklamak için götümü yırttım resmen.

neyse tam bitti her şey kapıdan çıkacağım " kont size güle güle demek istiyor " diyerek salmaz mı o ayıyı üstüme. hay kont'una sokayım diyemiyorsun tabi. adam da çok yakışıklıydı ha.

" ah canım ne tatlı, hoşçakalll kooont, çok sevdim seni ehe ehe nasıl da şeker. " şeklinde sonsuz saçma ve sahte cümlelerimle bir taraftan da ayağımla çaktırmadan itekleyerek kaçmayı başardım.

arabaya indiğimde götüm başım ayrı oynuyordu yeminle. tikli gibi bi süre kendime gelemedim.
eve geldiğimde yaklaşık 1 saat sıcak suda kendimi keseyle kazıdım. kıyafetler direk makinaya, dokunduğum her şey çamaşır suyuna gitti.

komplo muydu acaba lan ?

herif ve karı susturmak için, kabul ettirmek için tuzak mı kurdular bana acaba :D

hayat gerçekten tuhaf...

19 Ekim 2011 Çarşamba

Cık cık..

26 yaşındayım.

güzel bir kariyerin başındayım.

olmak istediğim yerdeyim.

hala bazı şarkıların kelimelerini götle değiştirip buna gülüyorum. çok gülüyorum hatta. eğleniyorum.

hani bir yağmur yağar ya birden ! hani göt gürler ya arkasından ! ehe mehe...

ama yoksa götümün eski şanı...

sabıkalı götteeen sabıkalıııı.

bir tek dileğim var götlü ol yeteeer.

böyle işte.

biliyorum..

bir şeyler yanlış gidiyor...

7 Ekim 2011 Cuma

Adalet kürkün memelidir !

biri bana kötülük yaptığında, daha önce yapmış olduğu tüm iyilikleri unutuyorum.

biri bana iyilik yaptığında, daha önce yapmış olduğu tüm kötülükleri unutuyorum.

iyilik yaptığım biri bana kötülük yaparsa, mutlaka karşılığını en ağır şekilde veriyorum.

hukukum olmayan biri bana kötülük yaparsa, genelde kayıtsız kalıyorum.

mümkün mertebe ilk kötülüğü ben yapmıyorum.

çok gelişmiş bir adalet duygum olduğu aşikar.

ben gönül.

26 yaşındayım.

hala iyilik/kötülük yapmak tarzı nostaljik romanvari kalıpları kullanıyorum.

idolüm suzan avcı.

hoşçakalın.

15 Eylül 2011 Perşembe

Hayat Memat

şekerim yalnızlık güzel şey esasen.

annemleri antalya'ya gönderdim ya, geleneksel evde tek başına günleri başladı.

normal zamanda evdeyken annem ya da babam istese muhtemelen yapmayacağım her şeyi zevkle yapıyorum.

bugün işten dönerken yakın bir arkadaşım, kız arkadaşıyla yaşamaya başladığı evine davet etti beni.

hem kızla tanışmak, hem de akşam trafiğinden kaçmak için şahane bahane dedim bastım etiler'e.

aman aman evleri pek güzel, hatun da şahane, güzel türk kahvesi yapıyor hem de.

bir de belli ki bizimkine ciddi ciddi aşık.

gerçi tabi klasiktir. "sevgilinin yakın kız arkadaşı çok sevilmez."

hani inceden bir mesafe de yok değildi, bu adam benim sinyalleri falan.

ama olsun allah için iyi idare etti.

neyse bastım eve geldim.

kaç günden beri dışardan yiye yiye baygınlık geldi en iyisi bir şeyler pişirmek dedim koyuldum işe.

zeytinyağlı barbunya ve bir kebapçıda deneyip bayıldığım şehriyeli bulgur pilavı.

bir taraftan tv izledim bir taraftan yemekleri yaptım.

hatta barbunya yeni pişti. soğuyup dolaba girmeyi bekliyor.

arkasından biraz evi toparladım. banyoyu temizledim, hoop bir de duş.

anca şimdi oturabildim. bunları yazasım geldi. bugün güzel birgündü.

yazı biter bitmez de yapmam gereken işler var.

ve açım :)

bendeniz evde yemek olsun diye harala gürele yemek pişirmeye koyulmuşken akşam yemeğimi yemeyi unuttum.

velhasıl hayat her şeye rağmen güzel.

şimdi çalışmaya başlayayım madem.

aç karnım, pişmiş yemeklerim, yemek pişirmeye dalıp yemeği unutan şaşkın tabiatım ve ben bazılarınızı sevgiyle öper, kaçarım..

şarkımı da dinleyin ama hissederek lütfen gülücüğe tıklayarak hatta   :)

1 Eylül 2011 Perşembe

Yak gel..

günlerdir funda arar-yak gel dinliyorum.

dön gel vaktimiz daraldı zaten şu yalan dünyada, yen inadı Sevdiğim..


çok seviyorum o kısmını ama yenilmesi gereken inat kiminki onu bilemiyorum.

zira benimkiyse o yenilecek gibi değil..

 buraya tıkla

(:





30 Ağustos 2011 Salı

Şarköy


gittim sonunda.

her şey çok değişmiş ve hiçbir şey değişmemiş.

bir tarafı çok tanıdık, bir tarafı tamamen yabancı.

ama çok özlemişim.

çok özlemişim.

hele çocukluk arkadaşım Selçuk..

ilk karşılaştığımız an dakikalarca kaldık sarmaş dolaş, o ağlar ben ağlarım.

o çok sevdiğim has trakyalı şivesi hiç değişmemiş.

"seni son bıraktığımda te bukada kızandın, kocemen gadın olmuşun " dedi durdu.

güzeldi.

huzurluydu..

hüzünlüydü.







15 Ağustos 2011 Pazartesi

Özledimler.

huzur bulamıyorum.

huzur bulacağımı düşündüğüm yerlere gidemiyorum.

şarköy'de olmak istiyorum.

en eski dostlarımdan selçuk'la.

7 senelik bir aradan sonra yeniden buluşup, kaldığımız yerden devam etmek öyle tuhaf  ve güzelki.

selçuk bana mutlu olduğum zamanları hatırlatıyor.

uzunca zaman kimselerle görüşmeden gitmek istiyorum burdan.

kafamı toparlayınca dönmek.

ya kafamı toparlayamazsam ?

çok çok özlüyorum bazen ne olduğunu bilmediğim bir şeyi.

bu fırtına durulur mu ?
benden adam olur mu ?
korkarım aşka zararım dokunur mu ?


güzel günler bizi bekler mi bilmem ama, benim de hala umudum var...



21 Temmuz 2011 Perşembe

Komşu

Bizim bi Rahim Amca vardı. Bi de karısı Sabriye Teyze. Yazlığın orda. 
Evlerimiz yanyanaydı. 
İşte bunların bir muhabbet kuşu vardı.
Rahim Amca kuşun kanatlarını kesmişti bir kere kafesten kaçtı diye. 
Ben O’nlara gittiğim zaman kuş sevmeye, beni geri postalamak için ” annen seslendi, hadi evine git kızım ” derdi. Yok yeaa ben duymadım der oynamaya devam ederdim.
Her sabah bitişik sayılacak kadar yakın balkonlarımızdan selam verirdi bize. ” Günaydın komşu, ne çok uyudunuz yahu” derdi o koca sesiyle.
Balkonlarında muazzam çiçekleri olurdu hep. Fesleğeni çok sevişim hep ordan kalma. 
O’nlar bahar sonu gelir, kış başına kadar kalırlardı. Yaşlıydılar. Emekliydiler.
Biz 15-20 günlüğüne giderdik en fazla.
Karşı komşumuzun oğlu Selçuk’la bizi ne zaman yanyana görse ( 6-7 yaşındaydık) ” Ooğ eski dostlar, yine mi biraraya geldiniz der gevrek gevrek gülerdi.” ( hala kulağımda sesi)
” Bana bak Selçuk sen bu kızı kaçırma, büyüyünce evlenin e mi ” derdi. Selçuk böbürlenir ” evlencem zaten Rahim Amca, babasını da tanıyorum, para kazanınca evlencez işte ” derdi.
Ne çok kızardım ikisine de. Selçuk’a bir tokat atıp küser, Rahim Amca’yı da ağlaya ağlaya anneme şikayet ederdim.
Ben o zamanlar ablamın yakışıklı arkadaşı Akın’a aşıktım. Kanımca o da bana dediler gibi aşıktı. Çünkü ne zaman ablamın yanında görse, gelir sever, sırtına alır, hoplatıp zıplatırdı. Evet ben 6, O 18 yaşındaydı ama, aşk engel tanımıyordu işte. Hem demişti bana ” büyüyünce senle evlenirim ben ” diye.
Şimdi Rahim Amca gelmiş Selçuk’la evlen diyordu. Gel de deli olma. Ben sözlüydüm ayol !
Apartmanın terası vardı. Selçuk’la en çok orada oturup geleni geçeni izlemeyi severdik.
Rahim Amca kendi katının üstündeki tarafta oturmamıza katiyen müsade etmez, çatı akar sonra der, kovalardı bizi başka tarafa.
Çok cimrilerdi, belki de tutumlu bilemiyorum. Ama yine de evlerine her gittiğimde bana verecek nefis yaldızlı çikolataları olurdu.
Bir bileziği vardı, iki ucunda top olan, spiral şeklinde bir bilezik ya da bileklik. Belki birileri hatırlar o bileklikleri.
Dinç adamdı. Her sabah yüzmeye giderdi..
Sabriye Teyze’ye hep ” hatun ” derdi. 
Ben 2. ismi zannederdim Sabriye Teyze’nin.
Yazlığa gittiğimiz ilk gün mutlaka yemek pişirir doyururlardı bizi. Dönerken de yolluk hazırlarlardı.
Çocukları yoktu.
Çok tuhaf gelirdi bana o zaman.
İnsanlarını nası çocuğu olmazdı yahu büyüyünce ?
Sorardım.
Acıtabileceğimi bilmeden, defalarca sorardım.
Rahim Amcaaa sizin neden çocuğunuz yok ??
” Allah vermedi kızım, bazı kulun nasibi yalnızlıkmış” derdi.
Anlamazdım.
Sabriye Teyze 5 dakika bize gelecek olsa dayanamaz, hatun geliver artık der, geri çağırırdı eve.
İki şezlongları vardı, bir radyoları, dizdize oturur radyo dinler, akşamları kendi deyimleriyle televizyonda ” ajansa ” bakar. Erkenden yemek yer, erkenden uyurlardı.
Muazzam insanlardı.
Ama Rahim Amca daha tuhaf tabiyatlı bir adamdı.
Bir gün babama, ” komşu senle karşılıklı birer tek atalım. ” dediydi.
Ben nevalemi getiririm diye de ekledi.
Akşam geldiğinde elinde bir çay tabağı, içinde bir dilim çiğ sucuk, bir yeşil erik, bir de zeytin vardı.
Hayır fakirlikten değil, cimrilikten de değil.
Diyorum ya Rahim Amca’nın mizacı kimseye benzemezdi.
Güzel adamdı. Kuşları severdi. Karısını severdi. Bizleri severdi. Ama kendi üslubuyla.
Sonra bir kış, öldüğü haberi geldi.
Sabriye Teyze’yi yapayalnız bırakıp gitti.
Neden öldüğünü hiç sormadım, hiç merak da etmedim.
Ölüm O’nunla anacağım bir kelime olmadı hiç.
O sene yazlığa gittiğimizde, balkonları bomboştu. Sabriye Teyze’de gelmemiş.
Ne yapsın “adamı ” olmadan balkonu. ( bizlere Rahim Amca’dan bahsederken ” benim adam” derdi)
O tarafa bakmak gelmedi içimden. Bakmadım da zaten. 
Sonra eksik kaldı bir şeyler. 
Sanki orası her parçası komşularla, sevdiğimiz dostlarla tamamlanan bir puzzle kasabaydı.
Parçalar eksildikçe, mânâ da azaldı.
Biz de sattık sonra yazlığı.
Bir daha hiç gitmedik.
Sabriye Teyze’den hiç haber almadık.
Yaşıyor olmasını dileyemem bile, öylesine korkunç bir yalnızlıkla zulüm olur gibi geliyor.
Çok uzun yazmışım. Saatlerdir kelimelerle oynuyorum. Bir yandan ara verip, anlattığım her sahneyi gözümde canlandırıyorum.
Laf lafı açarken annemle, konu bir anda Rahim Amca’ya geldi. Rahmet istedi dedik. Güldük.
Ama ben anılarımda kalsın istemedim sadece.
İstedim ki; yazıya dökülsün, kelimelerle can bulsun, güzel anılarım üstüne nur olsun yağsın.
Umarım cennettesindir.
Umarım seni güzel andığımı hissetmişsindir.
Umarım Hatun’un yanıbaşındadır.
Dikkat ettiyse kanadını kestiğin kuş olayını çok detay geçmedim.
Aramızda kalacak.
Sevgiyle, rahmetle.
14/05/11
00.10

Memet Amca

bugün saat 10.30'da öldü...

ben o saatten beri hiç düşünmüyordum O'nu.

çünkü ağlamak saçma geliyor uzak bir ölümün ardından ve ağlamadan düşünmekte imkansız.

kulakları tamamen sağırdı neredeyse.

gözlerinde kocaman gözlükler vardı. şişe dibi gibi, bulanık gözlerini daha da kocaman gösteren :)

ve kulağı duymadığı için iyice yaklaşırdı konuşurken birine.

birde ağzı açılırdı duymaya çalışırken konuşulanı.

öyle sevimli gelirdi ki bu çabası, özellikle uzun uzun bir şeyler anlatırdım O'na.

anladığınca cevap verir, bazen çok başka şeylerden bahsederdi.

85 yaşındaydı. ince ve uzundu. dinçti.

hergün takım elbisesini giyer, kravatını bağlar kahveye çıkardı.

kahvenin önünde bir sandalyeye oturur, kimseyi duymadan, kimseyle konuşmadan ağzı açık etrafı izler, olanı biteni anlamaya çalışırdı.

bana müthiş acıklı gelirdi o hali.

her şeye rağmen hayata tutunma çabası işte..

çok kayboldu. çok bulduk...

ağzı açık memet amca'nın yüzünden gülümseme eksik olmadı ki hiç.

annem sabah öldüğünü söylemek için aradığında tamam dedim sadece.

ve gün içinde çok da düşünmedim.

ama eve gelip dairesine çıkınca,

yüzü gözümün önünden gitmiyor işte şimdi.

o komik haliyle beni duymaya çalışıyor yine.

memet amca !

bunu duymak için çaba sarfetmene gerek yok.

eğer allah varsa ve melekleri, senin için dua ettiğimi münasip bir dille iletirler sana.

şahsen ben seni samimiyetle seviyordum.

hoşçakal.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Takvim

düşünüyorum da bazen.

ben de pişman hatta çok pişmanım esasen bazen.

ama üzülmüyorum.

deli miyim ?

sen söyle hayat...

başlığa tıklamayı unutma.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Esasen..

dostum !

sevdiklerini önemseme.

önemsiyormuş gibi yap.

yap ki yarın sana yaptıkları yanlış çok da değmeden geçiversin yanında.

elbet sen gibi ademoğlu hepsi.

ve elbet sen gibi yanlışa meyilli.

ne sen dağılıp tuzla buz ol.

ne o'nları suçla.

dostum;

kimseyi önemseme.

-mış gibi yap...

10 Temmuz 2011 Pazar

Bazı bazen.

afilli bir giriş yazısı yazmıştım ama dayanamayıp sildim.

umrumda değil.

üniversite yıllarımı çok özledim.

aslında üniversiteden ziyade öğrenci hayatımı, evimi..

koskoca bahçemi.

her gece usanmak bilmeden gittiğimiz sahili.

herhangi bir sorumluluğum olmaması halini.

aslında tam öyle denemez, kimsenin bana yüklediği bir sorumluluk olmaması hali. 

sorumluluklarımı kendim seçebilme özgürlüğü.

ya da şarköy'ü özlüyorum bazen.

o müthiş büyük balkonu.

günlerin o balkonda akıp gitmesini.

minicik evde onlarca kişi kalabilme başarısını.

sevdiğim birçok insanla aynı çatıda toplanabilme lüksünü.

hatırlıyorum da, oraya gittiğim ilk gün bütün kasabayı yürüyerek gezerdim. bir şey değişmiş mi keşfedebilmek için.

farkında olmadan fazlasıyla anlam yüklemişim o kasabaya. son zamanlarda bunu keşfediyorum.

zira her bahsedişimde boğazımın düğümlenmesi başka türlü açıklanamaz..

gitmek istiyorum elbette. ama bir turist gibi otel ya da pansiyonda kalmak cezbetmiyor beni.

bir de çok çok sevdiğim biri olsun yanımda istiyorum.

bazı yanlışlarını görüp hayatımdan çıkardığım birkaç dostu özlüyorum.

keşke diyorum biraz da tolere edebilseymişim bazı uyumsuzlukları.

sonra vazgeçiyorum. biliyorum ki zedelenen şeyleri ölsen eski haline getiremiyorsun. dostluk bağları da öyle aslında. 

eski sevgililerim de geliyor aklıma. biri hariç hepsiyle iyi ayrıldık ne mutlu ki.

biriyle güzel zamanlarımız geliyor aklıma, mutlu olduğumuza inandığımız zamanlar.

mesela o akşamı. deniz kenarındaki evdeyken ben balkonu çok seviyorum diye koltuğu balkona çıkardığı, bütün gece balkonda film izleyip karpuz yediğimiz akşamı.

sonra yaz arkadaşım Evren'le geçirdiğimiz o komik ve muhteşem yazları.

lunaparka gidip gondol'a bineceğim diye ısrar ettiğimi, tüm uyarılarına rağmen binip inince baş dönmesi ve mide bulantısından yürüyemeyecek hale gelmemi. onun da durumunun benden farklı olmaması sonucu bütün geceyi deniz kenarında iki şezlong kiralayıp gülme krizleri eşliğinde yatarak geçirdiğimizi.

part time çalıştığım dönemlerde bir iş için bodrum'a gittiğimiz zamanı mesela. gündüzleri çalışıp akşamları otelin sahiline battaniyelerle inip topluca orada uyumamızı. ayaklarımızı denize sokmamızı. uzun yürüyüşlerimizi...

ve ve vesaire..

geçip giden zamanları bir yerlerde bulmayı kim istemez ki.

başlığa tıklamalısın bittikten sonra, özlediğin şeyleri düşünüp şarkımı dinlemelisin.

ve sonra gülümseyip yola devam..

12 Mayıs 2011 Perşembe

Babam mı O ?

her gün usanmadan " kızım o telefonu başucuna koyup uyuma, radyasyon yayıyor, çok zararlı. " diyen biri var.

her gece usanmadan o telefonu başucuna koyup uyuyan biri var.

her sabah işe giderken itinayla birinin başucunda duran telefonu alıp diye sessizce O'ndan uzağa koyan biri var.

merhaba baba !

seninki kadar olmasa da, senin kadar ifade edemesem de, ben de seni çok seviyorum...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

SEC(ti)RET !

Algıda seçicilik de,

seçicilikte sıçıcılık de ne dersen de.

Bir şeyi ya da birini unutmaya çalıştıkça evren o şeyi sana hatırlatmak için türlü atraksiyonlara giriyor.

Ya ismini, ya resmini, onla bağdaştırdığın bir şeyi, aptalca bir şarkıyı, bir anıyı, bir mekanı, belki bir yemeği pat diye önüne koyuyor.

Hani şu neyi çağırırsan o gelir başına tarzı sikimsonik felsefeler varya, alayı yalan...

Evren ya da kader adına ne diyorsan artık, sen ne için çabalarsan o'nun tersini sunmaya kodlanmış.

Mevzu biraz teslimiyet galiba.

Biraz akışına bırakmak lazım belki.

8 Nisan 2011 Cuma

Yani.

eski şeylerden pek hoşlanmam genelde.

şekle önem verdiğim için olsa gerek.

eski kitap alırım nadiren. o da içinde not falan bulunca etkilendiğim için.

bugün eskiciden 2. defa eşya aldım.

ilki ahşap bir sehpaydı. açılıp kapanan harika bir şey. oldukça eskiydi.

onu ahşap cilasıyla boyadım. yepyeni oldu, şimdi odamda.

bugün aldığımsa üçlü bir çekmece. sanırım bir ismi var ama bilmiyorum.

bir kaç yeri yıpranmış gibiydi. aslında sadece oralara da sürebilirdim ama, baştan bir şeyler yapmayı tercih ettim.

daha açık renk bir ahşap boyasıyla dalga dalga boyadım onu.

eskisinden çok daha farklı gözüküyor. parlak, tuhaf.

ama bana ait.

tamamen bana ait.

çok sevdim.

öyle karışığım ki...

1 Mart 2011 Salı

Mahsusçuktan.

hayalperestlik çocukluktan kalma aslında.

ama bu öyle bir şey değil.

13-14 yaşlarımdan beri çok bariz bir imge.

çocukluğumdan kalan güzel bir hatıra belki.

gözümü kapattığım andan itibaren, hatta kapatmasam bile çok net görebiliyorum.

kelimemiz huzur.

mevsim yaz sonu. güzel bir ağustos belki.

bir sayfiye kasabası.

deniz kenarı.

etraf deniz kokuyor, ara ara yosun. bazen güneş kremi.

insanlar şortlarıyla, terlikleriyle, mayolarıyla geziniyorlar. zira kimse kimseye -ne giymiş-giymemiş- merakıyla bakmıyor burada.

yerler hep biraz kumlu. insanların ayakları da.

evler güzel, yakın yakın.

benimki beyaz.

kocaman bir balkonu, yeşil bir bahçesi var.

hani böyle kısa demir kapılar vardır. üstten kilidini kaldırır iterek girersin.

burda da var. ama hep açık. buyrun dercesine.

balkonda kocaman bir masa. kareli örtüsü ve üstünde bir saksı fesleğeniyle.

köşede minik bir salıncak. şezlonglar. kenara atılmış şemsiyeler.

keyifli bir akşam üstü.

denizden dönmüşüz. herkes sırayla duşunu yapıyor.

üstümüzde tiril tiril elbiseler, terlikler.

erkekler mangal başında, yakmak için uğraşıyorlar.

kadınlar mutfakta, kimi pilav yapıyor, kimi salata.

birileri masayı kuruyor.

yemek kokuları birbirine karıştıkça iştahlanıyor herkes.

etrafta oynayan çocuk sesleri, bizlerin kahkahaları.

balkondan balkona laf atmalar. komşularla karşılıklı ikramlaşmalar.

hava yavaş yavaş kızıla çalıyor, birazdan kararacak.

ışıklar yanıyor. herkes masadaki yerini alıyor.

içkiler doluyor.

çatal bıçak sesleri.

arada kahkahalarla bölünen sohbetler başlıyor.

balkona rüzgar çanı asmışız. hafif bir meltemde çın çın ötüyor o da.

hayat güzel.

o masada sevdiklerim var.

ölümüne de huzurluyuz.

mutluyuz.

yemekten sonra, ee haydi bir sahil yapalım diyoruz. yürüyüş tabi, olur ya oralarda sergiler, gümüşçüler falan. onlara da bakılır.

o kadar çok hayal ettim ki.

eminim birgün olacak.

o masada sevdiklerimle.

sabırla bekliyorum.

o kasabayı, evi, masayı, sevdiklerimi.

27 Şubat 2011 Pazar

Nine

yaşlı nineler gibiyim.

habire uykum geliyor.

yattığım yerde uyuyakalıyorum.

ve devamlı rahmetli erbakan'ın üstüme devrildiğini görüp korkuyla uyanıyorum.

tosun gibi de adamdı yani elma yanaklı felan.

silindir gibi ezer geçer şakaya almayın.

evet çok sıkılıyorum..

24 Şubat 2011 Perşembe

Bu senin seçimin.

ah ne zor günlerdi.

ciddi ciddi öleceğimi düşündüm.

bir acil serviste tüm aileniz dışarı çıkarılmış tek başınıza yatıyorsunuz.

doktorcuğunuz sizi muayene ediyor.

derken eline telefon alıp bir yerleri tuşluyor.

ameliyathaneyi hazırlayın çok acil bir hastam var diyor.

sonra bana dönüyor. ameliyata giriyorsunuz diyor.

ben ağlıyorum.

ben zaten 10 gündür hep ağlıyorum.

beni odama çıkarırlarken ağlıyorum.

serum takarlarken ağlıyorum.

doktor anneme kızınızın sinirleri harap halde, keşke bu kadar geç kalmasaydık derken duyuyorum.

hah demek ki geç kalmışız diye biraz daha ağlıyorum.

25 senelik ahir ömrümde hiç ağlamadığım kadar ağlıyorum.

elimden başka bir şey gelmiyor zira.

10 gün içinde en basit yaşamsal yeteneklerimi yapamaz hale geldim.

oturamıyorum.

kalkamıyorum.

yürüyemiyorum.

acıdan uyuyamıyorum.

hiç tahmin etmezken benim başıma geliyor bunlar.

defalarca acıdan delirten muayenelerden geçiyorum.

hiçbiri derman olamıyor.

sonunda bir sabah annemin kollarında bayılınca, işin ehli bir profesör bulunuyor, sevdiğim bir hastanede üstelik. bir de o baksın belki başka bir ilaç derken kendimi ameliyathaneye giderken buluyorum.

asansöre kadar gelebiliyor ailem, bundan sonrasında gelemezsiniz diyorlar.

ablam yalvarıyor duyuyorum. aşağı kadar geleyim lütfen diye.

izin vermiyorlar.

hepsine arkam dönük.

bakmaya cesaretim yok.

ameliyathaneye inerken de ağlıyorum.

birileri elimi tutuyor.

sanırım bir hemşire.

derken doktoumu görüyorum.

ya uyanamazsam diyorum.

bunun olmaması için uğraşırım şekerim emin ol, uyumana bak diyor.

sonrası karanlık.

ve yine onun sesiyle uyanıyorum.

bitti mi diyorum.

bak uyandın diyor gülerek.

ben yine ağlıyorum.

odama getirdiklerinde yarı uyur vaziyetteyim.

sonra onu görüyorum.

elinde bir mendil gizli gizli ağlıyor.

benimse onu görünce gülesim geliyor.

birsürü yerde bekledik birbirimizi, hastane bir ilk.

annem yanıma yolluyor. hadi git arkadaşına diyor. herkesi çıkarıyor odadan.

elimi tutuyor. gözlerini siliyor. bak iyisin diyor.

yine gülüyorum. hırkan güzelmiş diyorum.

sonrasını hatırlayamıyorum.

ona sorsan konuşmuşum.

şimdi dalga geçiyor benle, hayati sırlar verdin bana, bundan sonra dikkat edeceksin diye.

akşam evine gönderiyoruz.

can dostum o benim.

sonra kuzenlerim geliyor, sonra başka arkadaşlarım.

hepsini görmek ayrı ayrı mutlu ediyor.

şaşırdıklarım da oluyor.

o da geldi vay be dediklerim.

iğrenç görünüyorum.

normal şartlarda kimsenin beni öyle görmesine izin vermezdim.

bu da başka bir milat oluyor.

onlar beni seviyor. her halimle hem de sanırım.

tek sorun kimseyle ne konuştuğumu net hatırlamıyorum.

ve yavaş yavaş daha iyiyim.

bugün kendi kendime daha rahat kalkıyorum.

ağrılarım az falan.

herhalde iyileşicem (:

böyle olsun istemezdim.

ama oldu.

milyonuncu defa yalnız olmadığımı görüyorum.

ev çiçek bahçesi.

mumi'm en güzel buketleri, çikolataları yollamış taa antalya'lardan. sonra bir sürü güzel arkadaşın buketleri.

hepsini görebileceğim yere koyduruyorum anneme.

her gördüğümde yüzümde şeytani bir sırıtış tabi.

şımartılmaktan mest olmuşum.

ama en çok sevilmekten.

sevilmek istediğim insanlarca sevilmekten.

onları ben seçtim.

bazıları da beni seçti elbette.

hayatıma insan dahil ederken çok keskin hatalar yaptığım da oldu.

onlar da yine beni yaraladı.

ama esaslıca bakınca seçimlerim doğruymuş diyorum.

annemle babam da onaylıyor.

çok iyi dostlar seçmişsin deyip duruyorlar.

güzel.

bu önemli bir detay.

teşekkür ediyorum.

direk veya dolaylı etki eden herkese, her şeye.

olmasaydınız olmazdı demiyorum.

olduğunuz için daha kolaydı.

daha az acılı.

iyi ki (:

15 Şubat 2011 Salı

Bardağın dolu tarafı.

fazlaca bunalım yaptığım günlerdi sanırım.

işim beklediğimden daha yoğundu. sosyal hayatım tamamen bitmiş gibiydi.

işin kötü tarafı dostlara bunu anlatamamak.

günde 10-12 saati aşan bir tempoda çalışınca bir şey yapmaya pek halin kalmıyor. halin olsa vaktin olmuyor.

kangren olmuş arkadaşlıklarım vardı. bitirilmesi gerekiyordu ama kıyamıyordum.

ailemle de ara ara ciddi olmasa da sorunlar yaşıyordum herkes gibi.

aşk meşk mevzuları zaten son ilişkimden sonra hep karman çorman ama umursadığımı söyleyemem pek. yine de sıkıntı işte.

öyle bir noktaya geldim ki, ne yana baksam sorun görüyorum.

şikayet şikayet şikayet isyan isyan isyan..

bir gün bir arkadaşım şakayla karışık " bardağın dolu tarafını gör biraz" dedi.

" benim bardağım boş içtim ben hepsini " dedim. gülüştük.

derken bir hafta içinde ciddi bir şekilde hastalandım. detay vermek istemiyorum ama enfeksiyonel bir durum yaşıyordum ve bir noktadan sonra oturamaz hale geldim.

hep aynı pozisyonda yatıyordum. yatmaktan belim ve bacaklarım tutuldu.

derken bir titreme nöbeti sonrası annem ateşimi ölçtü. 39.8..

25 yaşındayım. ve çok fazla bir ateş bu. bir adım sonrası nöbet ya da havale.

her şey geçti aklımdan. korktum. ilk defa çok korktum.

ve çok klişe ama o an çok kişi gibi ben de farkına vardım hayata kadere ne çok haksızlık yaptığımızı.

bardak boşmuş.

ulan götünün üstüne oturabilmek bile bir sürahi ediyormuş

vücut ısını, ilaçsız normal sınırlarda tutabilmek bile çok büyük bir lütuf.

çok çalışıyorum diye şikayet ediyordum ya. çalışmak için gereken o enerjiye sahip olmak bile bir lütuf.

 isterdim mesela o kadar sağlıklı olup çalışmayı şimdi.

her neyse. yavaş yavaş iyi oluyorum.

düzelince aklımı başıma almayı planlıyorum.

6 Şubat 2011 Pazar

Ev Hayvanı.

"anne yea eve bir kedi mi alsak " dedim.

"kızım sen kedileri sevmezsin hiç, ne saçmalıyorsun "dedi.

" boşver yea sevmek şart mı süs gibi besleriz yumuşak yumuşak "  dedim.

" eve hayvan mayvan istemem ben, O PİS KILLARI  heryere dökülür delirtir beni valla. " dedi.

evet ailece hayvan sevgimiz bu kadardı işte. o pis kıllar. kesinlikle. kıl.

daha önce hayvan bakma deneyimlerim oldu aslında.

muhabbet kuşu, kaplumbağa vs gibi.

en talihsizleri kuşlardı sanırım.

babam " hep kafeste durmasın bunlar azcık kanatları açılsın " diyerek salar, ben de her seferinde çığlık
kıyamet" koy şunu kafese korkuyorum ben " diye avaz avaz evi çınlatırdım.

sonra bir gün yaz sıcağından daralan sevgili babam, aynı dertten kuşun da muzdarip olduğunu düşünerek,
kendisini bahçe hortumuyla yıkadı.

evet evet. aynen öyle. bit kadar kuşu, bahçe hortumuyla yıkadı serinlesin diye.

hayvan birkaç gün sonra öldü tabi. babam üşüttük galiba hayvanı diye dertlense de benim teorim beyin
travması geçirdiği yönünde.

sonra başka bir kuş geldi. ilginç bir şekilde hepimize alıştı. bütün gün evde serbest takılıyordu. babam iyice
evcilleştiğini düşünmüş olacak ki, cam pencere açıkken de salabiliyordu havvanı.

neyse sonra birgün pencereden kaçtı bu. karşıda duran ağaca kondu. babam sesleniyor. bu nasıl ötüyor.
aranıyor resmen. ama çözemiyor sesin geldiği yönü.

neyse orda benim keskin zekam devreye gitti. ağzımdaki sakızı hemen top yapıp kuşun kafasına attım ki,
arkasında olduğumuzu anlasın geri dönsün.

teori fos çıktı. ürküp kaçtı ve ormanın derinliklerinde kayıplara karıştı zavallı hayvanceyiz.

he sonra bir de kaplumbağalarımız var ki, anlatması zor.

habire suyun içinden alıp süs olarak, odama masamın üstüne koymam, ters çevirip altlarındaki desene parşömen kağıdı basıp çizmeye çalışmam, su soğuk üşümesinler diye kaloriferin üstüne koymam, yemleri pis kokuyor diye o yemden vermeyip suyuna ekmek peynir salam atmam, dövüşün ninja kaplumbağalar diye gaza gelip hepsini birbirinin üstüne çıkarmam, kabukları üstünde döndürmece oynamam, kabuklarına çekildikleri vakit paso dışarı çıksınlar diye kabuklarını tıklatmam falan gibi önemsiz detaylar işte..

amcamın av köpeği hektor'un üstüne binip bahçede gezdiğimden ise bahsetmemeyi tercih ediyorum.

tüm bu olanlar 6-12  yaş arası dönemler.

6 yaşımdan önce yaptığım akvaryum katliamını ise hatırlamıyorum. yalnız nesilden nesile aktarılıyor öyle de
ciddi bir vaka.

neyse zaten 12 yaşından sonra hayvanlarla muhabbetim komik videolarını izleyip, uzaktan bakmakla sınırlı kaldı.

mazime şöyle bir bakınca şimdi, sanırım eve kedi almak pek iyi bir fikir değil.

sanırım bir sevgili bulacağım.

20 Ocak 2011 Perşembe

Salon Kadını.

bir iki oje ve nemlendirici almak için girdim mağazaya.

satış danışmanı yanımda beliriverdi hemen. şu oje iyi, nemlendiricinin şu markası şöyle bu markası böyle.

neyse istediklerimi getirdi.

" bu arada " dedi. "gözaltlarınız için ne kullanıyorsunuz bilmiyorum ama tam size uygun bir krem var bakmak isterseniz. "

sıçılası merakım depreşti atladım hemen. neymiş bakayım dedim.

hedehödö kremi sizin gibi -gözaltlarında İNCE ÇİZGİLER OLUŞMAYA BAŞLAMIŞ kadınlar- için ideal dedi.

o an orda da tokatlayabilirdim.

ama ben iyi yetişmiş bir salon kadınıyım.

o'na iyice sokulup, " ne kırışığı lan sürtük " demeyi tercih ettim.

sonrası mühim değil.

18 yaşında göründüğüm konusunda hemfikiriz diyeyim yeter.

adamın götünden kan alırlar kamil kan...

18 Ocak 2011 Salı

O kız (:

2006 senesiydi sanırım. üniversiteye hazırlanıyordum. final dershanesine kayıt oldum. nedenini hatırlamıyorum.

seviye belirleme sınavı yapıldı. ve Tanrı bilir nasıl oldu, ben 10 kişilik özel sınıfa düştüm.

dershanenin en iyilerinin toplandığı bir sınıf.

ilk günkü korkum hala aklımda. in gibi küçücük bir sınıf ve içerde birbirinden çalışkan görünümlü kafalarını kitaplardan kaldırmaya korkan asosyal tipler.

bakın orasının bir ilim irfan yuvası olduğunu biliyorum ama ben hayatımı henüz 21 yaşındayken ilim irfana adayamazdım. deli gibi pişman olmuştum o dershaneye geldiğime.

neyse bir kızın yanına oturdum. muhabbet etmeye başladık falan. gel çıkışta etüte gidelim test çözeriz falan diyo bana.

abi manyak mısın dershanenin ilk gününde ne testi gidelim kahve falan içelim gezelim işte yani.

yok hatun belli o kafada değil.

derken 2. dersin ortalarına doğru içeri bir kız girdi. geç kalmaktan hiç rahatsız olmuşa benzemiyordu. uzun boylu uzun saçlı, moda degilerinden fırlamış gibi giyinmiş oldukça güzel bir kız.

ufak tefek merhabalaşmaya başladık ama çok ilerlemedi muhabbet. benim diğer inek hatun beni kafeslemiş habire etütlere sürüklüyordu.

derken 2. bir seviye belirleme sınavı yapıldı. ve bingo 3 sınıf birden düşme başarısını gösterdim.

işin kötüsü sanırım tek düşen bendim. yine de yeni sınıfım eğlenceli bir yere benziyordu. kimsenin test çözmekle alakası yoktu. birbirimizi tanımak için çaba gösteriyorduk hatta.

derken yine 2. dersin ortalarına doğru kapı açıldı ve taaa taa bizim uzun boylu stil ikonu içeri giriverdi. o da benim gibi sınıf düşmüştü. hatta sadece ikimiz düşmüşüz o sınıftan sonradan öğrendik.

gülümsedim gülümsedi. yanıma oturdu. çıkışta bir türk kahvesi mi içsek dedik. ve her şey o gün başladı.

insanlar çılgınlar gibi ders çalışırken biz her gün çılgınlar gibi geziyorduk. türk kahveleri fallar. o kadar çok ortak yönümüz vardı ki şaşırmamak elde değildi. derken bir sürü yeni arkadaş edindik. sabahları derse girmek yerine buluşuyor topluca kahvaltı ediyor, sonra 1-2 saat derse girip gezmeye devam ediyorduk.

zaman hızlı aktı. öss'ye girdik. o istanbul'da kaldı. ben kocaeli'ye gittim. açıkçası üniversite hayatı arkadaşlığımızı etkiler diye düşündüm. her şeyden evvel mesafeler sorun olacaktı. yeni insanlarla tanışacaktık. birbirimize ihtiyacımız kalmayabilirdi.

ama hayat işte ilk kez yanıldım. tanıştığım kimse de o'nunla yaşadığım dostluğun yarısını dahi bulamadım. buna gerek de kalmıyordu çünkü zaten her akşam telefonlaşıyorduk. ve o kız benim her istanbul'a dönüşümde beni karşılıyor, böylece hemen hemen her hafta sonu görüşmüş oluyorduk. bırak kopmayı günden güne daha sağlamlaştı her şey.

sonra ben mezun olup döndüm. o 6 aylığına Yunanistan'a gitti. açıkçası bilen bilir o dönem oldukça zor bir dönemdi benim için. ilişkimde sorunlar yaşıyordum. işimde sorunlar yaşıyordum. istanbul'a adapte olamamıştım. kafamı karıştıran yeni biri vardı ve zordu. böyle bir dönemde yanımda olmayacak diye üzüldüm ne yalan söyleyeyim.

ama bir kez daha yanıldım. ordayken de her akşam msn'de ve kamerada görüştük. her anlamda bana destek vermeye devam etti.

ve ve ve özlem bitti. artık biraradayız.

birbirmizde kalıyoruz sık sık. geziyoruz. amiyane tabirle kopuyoruz. gece yarısı pizza yemeye karar verip pizzacılara -kapıyı çalmayın bak- diye notlar yazıyoruz.

mutlak güven duygusu çok önemli. benim o'nunla olan dostluğumun temeli de bu.
o benim kayıtsız şartsız güvendiğim, rahatça arkamı dönebildiğim, a'dan z'ye her sırrımı bilen tek insan.
öyle de olacak. egolardan sıyrılabilmek çok önemli. bu ilişkide egolar yok. ailemden sonra hatta ailemle beraber gelen biri. öyle bir sevgi yani.

umarım hepinizin hayatında vardır böyle biri.

ah unutmadan gelecek vaadeden bir moda blogger'ı olduğunu söylemiş miydim ?

açıkçası bu yazıyı şimdi yazmamanın bir sebebi de o. birkaç ay sonra meşhur olduğunda bizim dostluğumuz çok eskiye dayanıyor demek için bir kanıt olsun elimde.

buraya tık tık yapın hadi. ve o'ndan birkaç stil önerisi kapmaya bakın. takip etmeyi ihmal etmeyin.

öperiiimmm.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Hazmedeceksin..

kaç gündür içimde hissediyorum.

kıpır kıpır.

doğmayı bekleyen bi bebek gibi.

haşarı, aceleci, sabırsız.

görmezden gelmeye çalışırken,

saçımı kurutup ayna da kendime bakarken görüyorum onu.

bir an gözlerimde, sonra dudaklarımda.

ışıldıyor. gülümsetiyor.

anlıyorum beni azad edecek.

" ama ben inancımı kaybettim " diyorum.

beni odama götürüyor. yatağımın altındaki pembe kutuyu çıkartmamı istiyor.

ki ona aylardır bakmamıştım.

açıyorum.

resimlerimizi buluyorum.

yazdığı notları, mektupları...

ah diyorum iyi ki saklamışım.

hem geçmişte nasıl sevdiğimi, nasıl sevdiğimi hatırlatıyor, hem de geleceğe dair umut veriyor.

ben bir zamanlar doğru adamı buldum. sevdim. sevildim.

ve ömrünü tamamladı.

bitti.

nasıl bittiğini defalarca sorgulayıp, kendime kızmaktan da vazgeçiyorum.

o ilişki beni büyüttü. mutlu etti. yaralarımı sardı.

misyonu buydu. tamamladı ve gitti.

ne kadar teşekkür etsem az.

iyi ki o'nu tanıdım.

o'ndan sonra ya da o varken de hayatıma girenler oldu.

öyle yanlıştıki her şey, inancımı kaybettim.

yok dedim, sevemiyorum. yapamıyorum.

zor kadın oldum.

ardı ardına hatalar yaptım.

belki olabilecek ilişkileri mahvettim.

ama bakıyorum da zaten değmezmiş.

bu gece bir umut doğdu.

ben yeniden sevebilirim.

ben doğru bir ilişki yaşayabilirim.

ben kaprislerimden arınabilirim.

biliyorum.

hissediyorum.

hoşgeldin umut. iyi ki doğdun.

(:

11 Ocak 2011 Salı

Based on a true story

- oha gönül o ellerin amma soğuk öyle

+ evet genelde soğuktur zaten ama kışın hep böyle

- ama normal bi soğukluk değil bu bence ya ne biçim soğuk oha.

+o ne demek şimdi ?

- ya bence semin sinirlerin bozuk ondan.

+ oheaa ya nası bağladın nalaka ?

- kızım öyle işte sinirlerin bozuk her şeye tesir ediyor, ellerin soğuk, yüzün de solgun gibi üzgünsün yani.

+ manyak mısın ya üzgün falan değilim hava buz gibi ve ellerim soğuk olay bu !

- ya bırak hava gayet iyi bu hava mı soğuk, resmen sinirlerin bozuk.

+ ocak ayındayız amk !!

- hava gayet iyi, senin sinirlerin bozuk.

+ ......

- aha ağlıyorsun demedim mi ben sinirlerin bozuk diye bildim işte, gel bi anlat lan nooldu ?

+ aq senin ben gerizekalı

muhahahahahahah

10 Ocak 2011 Pazartesi

Bazen

beynim çok hızlı çalışıyor gibi geliyor bazen.

hayır amacım çok zekiyim iması yapmak değil. bunun zekayla da alakası yok.

sadece çok hızlı. çok hızlı düşünüyorum, çok hızlı karar veriyorum. çok hızlı üzülüyorum. çok hızlı seviniyorum.

çok hızlı öfkeleniyorum bir de. en kötüsü o sanırım.

o anlarda kendime hakim olmak öyle zor ki.

söylenenlere göre, hareketlerim hızlanıyormuş :D sesim yükseliyormuş, tiksinti dolu bir ifade takınıp, karşımdakini en fazla ne kırarsa onu söylüyormuşum.

hoş değil tabi.

işte bu yüzden bazen ydü'lere ihtiyaç duyuyorum.

beni yavaşlatacak bir şeyler lazım. beynimi sakinleştirecek, huzur verecek.

o her neyse. her neyse,

her neyse

neyin iyi olduğunu düşünüyorsam mesela.

bana zarar vermez.

yazar

duruma

hakim.

2 Ocak 2011 Pazar

Ağız tadıyla bunalmak da yasak.

gecenin melankolisi sarmış, yalnızım, odam loş, ortaçgil'in sesiyle derinlere gidiyorum.

sonra değirmenler'in videosunu facebook'ta paylaşıyorum.

melankoliye kapılmış dostlarımda benim gibi  dinliyor, kimisi mesaj atıyor " hüzünlendim " diye. kimisi yorum yazıyor.

hah diyorum tamam. ben ve arkadaş kitlemin bir bölümü bunalıma girdi. damara bağlanma vaktidir.

derken videoya bir yorum geliyor.

- OHA BİLENT GENŞKEN DE ŞARKICIYMIŞ HEHE...

velhasıl ufuk geliyor (teşbihte hata olmazmış kusura bakmayın başka türlü ifade edemeyeceğim ) ortamın a.ına koyuyor.

ben gülmekten kendimden geçiyorum haliyle.

hani bilen bilir kesin bir yerde bir düğme var bir kelimeyle tetiklenen ve biri o kelimeyi bulduğu zaman bende ipler kopuyor.

dün akşamki de BİLENT imiş anlamış olduk.

her zamanki gibi bunalımım yarım kalıyor.

yüzünü dökme küçük kız felan dinliyorum ama nafile.

mütemadiyen kikirdiyorum BİLENT deyip.

babamın adı da Bülent belki o yüzden daha da komik geliyor.

muauhauahuaha. bi ağız tadıyla gece boyu bunalıma giremiyorum mınıskim.

arkadaşlarım da en az benim kadar ruh hastası.

iyi ki ama...

teşekkürler bayım.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Değirmenler

geceleri ısrarla karanlıkta oturmayı tercih eden ben, bu gece ışık istedim biraz.

kırmızı tatlı bir gece lambası hediye gelmişti. ama çok az ve kırmızı bir ışık veriyor diye kullanmıyordum.

odamın lambası da fazla gelecekti.

küçük gece lambasını kırmızı şapkasından kurtardım. şimdi bir pasta tabağı üstüne dikilmiş ampül görünümünde, eski havasını kaybetti parçalanınca. ama olsun. artık onu seviyorum. ışık tam istediğim gibi.

bu gece karanlıkta kalmak istemedim işte.

ortaçgil'den küçücük bir arşiv yapıp kopyaladım masaüstüme. aklım hep o şarkılarda. gece olsa kulaklığımı takıp dinlesem diye bekliyorum kaç gündür.

ortaçgil en çok geceye yakışıyor. ve ben belki 100. kez değirmenler'i dinliyorum..

Ve sen / ben,
değirmenlere karşı
bile bile birer yitik savaşçı.
Akarız dereler gibi denizlere,
belki de en güzeli böyle...


ne güzel tanrım. hissedebiliyorum. taa en derinde. tam söylediği gibi.

Resimlerde sarı güneşsizlikten.

bu gece yalnız olmak istemiyorum nedense.

her gece yalnız olmak isteyen ben bu gece yalnız olmak istemiyorum işte.

tam anlamıyla ters köşe yaşatıyor alışkanlıklarım bana.

inadına da öyle yalnız hissediyorum ki.

belki ilk kez..

saatler çalışır izinsiz, hep bir sonraya...

ah evet zaman çok hızlı geçiyor.

zaman düşer ellerimden yere, oradan tahtaboşa..

bu gece çok daha anlamlı geliyor bana bu şarkı.

aptal gibi gözlerim doluyor.

resimler sarı güneşsizlikten

bu cümle niye bana bu kadar dokunuyor bilmek istiyorum.

biri bana açıklasın istiyorum.

ben bu gece yalnız kalmak istemiyorum.

resimler sarı güneşsizlikten

resimler sarı güneşsizlikten

resimler sarı güneşsizlikten

resimler sarı güneşsizlikten


resimler sarı güneşsizlikten

şarkı için başlığa tık.