18 Şubat 2012 Cumartesi

Ahtapot

bazı anlar var hayatta, hani mümkün olsa tam o sahnede dondurmak istiyor insan filmi.

tam o anda kalmak, o andaki gibi hissetmek.

bu da öyleydi.

küçücük oturma odasında emre'ye bebekliğinden bu yana çekilmiş videoları açıyor ablam oyalansın diye.

akabinde sesi duyan annem ve babam gidiyor odaya izlemek için,

ben de dayanamıyorum koşuyorum odaya kıvrılıyorum koltuğun bir köşesine.

derken kaan geliyor. derken eniştem.

hepimiz izlemeye koyuluyoruz 7 sene önceki halimizi. hepimiz daha genciz, hepimiz daha farklı. emre bebek, kaan küçücük bir çocuk, ben ergenliğini yeni tamamlamış bir saftirik. annem babam daha genç. şimdi dal gibi olan ablam kilolu. 2 sene evvel kanserden ölen yengem gencecik ve yazık ki ne ölümsüz...

yengemi görür görmez dolan gözlerimi çeviriyorum ekrandan. yersiz duygusal tepkileri sevmem.

derken gözüm odaya ilişiyor.

babam ve annem koltuğun başında oturmuş. ortalarında emre bir bacağını dedesinin üstüne atmış, diğer eliyle annemi tutmuş.

annemin yanında kaan kucağıma uzanmış, bir eliyle elimi sıkı sıkı tutmuş.

eniştem babamın ayak ucuna oturmuş yere, babamın eli omzunda damadının.

ablam da eniştemin dizleri dibinde.

hepimiz geçmişteki kendimizi acımasızca eleştirip gülme krizlerine giriyoruz.

küçücük odadaki duygu yoğunluğu inanılmaz.

birbirimize sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu anladığımız o çook nadir anlardan biri.

inanılmaz huzurluyum o karenin bir parçası olmaktan.

en çok kavga ettiklerim, en çok kızdıklarım, en çok fikir ayrılığına düştüklerim o'nlar aslında.

zaman zaman içinde boğulduğumu düşündüğüm, uzaklaşmak istediğim canım ailem.

yine de en çok birlikteyken güçlü hissediyorum. birlikteyken huzurlu en çok.

keşke diyorum şu anı ömrüm boyunca cebimde taşıyabilsem.

biliyorum ki bir kaç saat sonra saçma sapan bir sebepten dolayı birinden biriyle zıtlaşacağım yine.

yine aynı evde yaşamak zor artık dayanamıyorum diye söyleyeneceğim melike'ye telefonda.

ama ben en çok sizinle mutluyum.

allah bizi hiç ayırmasın diyorum hep içimden.

allah bize birbirimize tahammül etme gücü versin bol miktarda ama :))

aile;

ne kollarından kurtulabildiğimiz

ne de gerçekten kurtulmak istediğimiz

sevimli bir ahtapot..

16 Şubat 2012 Perşembe

Adı lazım değil başrolünde ben !

4 civarı falandı sanırım. bir toplantıya yetişmek için farklı bir yolu tercih etmiş, hafiften ıssız bir caddede araba kullanıyordum.

cama minik ve iri damlalar vurmaya başladı. İstanbul kasvetli ve kapkara bulutlara bürünmüş, hava uğursuz bir karanlığa gömülmüştü. pis bir karanlık, hafif egzoz dumanlı, tehlikeli, mel'un bir hava !

sınır tanımaz hayalgücüm ve ürkek tabiyatım devreye girmiş, zihnimde karşılıklı göbek atarak yepyeni senaryolar tezgahlıyorardı adeta.

kendimi iğrenç bir korku filminin tam ortasında gibi hissetmeye başlamıştım bile.

esasen wisconsin kasabasında falan yaşıyor değildim. şehrim deprem ve sel dışında doğal afetlerle pek haşır neşir sayılmazdı ama ben dünyanın sonu temalı hortumlar, kasırgalar, depremler, salgın hastalıklar içeren filmler izlemekten beyni sulanmış bir kızdım. ve birgün bunun benim de başıma geleceğini biliyordum.

ıssız cadde bitmek bilmiyor, iri damlalar hızlanıyordu. gökyüzü alçalıp kararıyor, minik ve sinsi şimşekçikler, gök gürültüleri ona eşlik ediyordu.

olası iki durum bekliyordum. 

ya bir anda korkunç bir fırtına arabayı yolun kenarına savuracak sonra gökyüzünden inen buz kütleleri ardı ardına arabaya vurup camı tuzla buz edecek, tavanı göçertmeye başlayacaktı,

ya da aniden yer korkunç bir depremle ikiye ayrılacak ben tam yarığın ucundayken frene basıp magmaya doğru arka tekerleklerimden asılı kalıp histerik çığlıklar atmaya başlayacaktım.

açıkçası ölüp ölmeyeceğim belirsizdi. ya ölecektim ( ki bu biraz küçük ihtimal çünkü ince fizikli dolgun memeli aşırı seksi bir sarışın değilim malum ilk o'nlar ölüyor ! bu noktada koca götlü bir kumral olduğuma şükrettim ilk defa) ya da hayatta kalmayı başaran o minik azınlığın içinde olup kaybolan insanlığın ardından yepyeni bir medeniyet kurulmasına öncülük edecektim !!

her halükarda sevdiklerimden ayrı kalmanın acısı dayanılmazdı.

dolan gözlerimi kırpıştırıp telefonu aldım. şehir dışındaki sevgilimin telesekreterine ağlayarak o'nu çok sevdiğim ama ölmek üzere olduğuma dair mesajlar bırakmalıydım.  çünkü antalya'da da dünyanın sonunun geldiğine emin değildim ve eğer o ölmeyecekse arkamda derin bir yara bırakmak istiyordum !

işin aslı bu fikirden hemen vazgeçtim çünkü adam telesekreter kullanmıyordu ve ben de trip attığım için duygusal bir yavşaklık çok da uygun olmayacaktı.

annemi babam ya da kardeşlerimi mi arasam diye düşünürken bir anda toplantımın olduğu binanın önünde buldum kendimi, ispark görevlisi emmi " abla kaç saat kalcan ? " diye camı tıklıyordu. ve aslında filmlerde gördüğüm valelere falan pek benzemiyordu. üstelik yüzündeki " dünya sikime, minare götüme " ifadesi dünyanın sonunun geldiğinden haberdar olmadığının kanıtıydı. "5 lira ver istediğin kadar kal, şimdi ver ama peşin alıyoz ha ! " derken arabadan indim.

kafama birkaç iri yağmur damlası indi, buz kütlesi gibi değildi pek açıkçası, yer de sarsılmıyordu. " hava kar topluyo görüyon mu ? en son 86'da olduydu böyle kış abla" diyen isparkçı emminin sesiyle reel dünyaya geri döndüm.

sanırım bir kez daha " yeni bir medeniyetin kurucusu " olma şansımı yitirmiştim. olsa olsa birkaç sene sonra bu kirli dünyaya birkaç bebe getirip, kocamın soyunu devam ettirecektim. peeh ! hayat çok sıkıcıydı ve ben eve dönerken biraz daha cips ve kola almaya karar verdim.