16 Aralık 2012 Pazar

En sevdiğim şarkılar

önem sırası yoktur.

mazhar alanson - benim hala umudum var
robbie williams - not of this earth
mustafa sandal - beni ağlatma
hande yener - kim bilebilir aşkı
michael jackson - man in the mirror
dean martin - volare
frank sinatra - my way
frank sinatra - new york new york
gene kelly - singing in the rain
bülent ortaçgil - değirmenler
fikret kızılok - bir harmanım bu akşam
zuha olcay - yalnızlığım
zuhal olcay - ayrılık da sevdaya dahil
zuhal olcay- kalbim uzaklarda bir yerlerde
leman sam - illa
jessie j. - price tag
nat king cole - when i fall in love
mazhar alanson - yandım
mfö - yalnızlık ömür boyu
tarkan - beni anlama
amy winehouse - back to black
amy winehouse - will you still love me tomorrow
amy winehouse - wake up alone
amy winehouse - love is a losing game
amy winehouse - i am no good
whitney houston - i have nothing
volkan konak - feriğim
nazan öncel - dillere düşeceğiz
yüksek sadakat - aşk durdukça
teoman - istasyon insanları
frank&nancy sinatra/robbie w.&nicole k. - something stupid
ayten alpman - ben varım
ilhan şeşen - mamak da
volkan konak - göklerde kartal gibiydim
şükriye tutkun - evlerinin önü mersin
bülent ortaçgil - kimseye anlatmadım
demet sağıroğlu - arnavut kaldırımı
joan ossbourne - what if god was one of us
levent yüksel - uslanmadım
sezen aksu - onu alma beni al
rihanna - s&m
deniz seki - sahici
hande yener - sorma
michael jackson - smooth criminal
pink floyd - comfortably numb
ahmet kaya - hep sonradan
hande yener - sen anla
hande yener - düş bozumu
yüksek sadakat - aklımın iplerini saldım
bruno mars - lazy song

devamı gelecek...

14 Aralık 2012 Cuma

Aşk

göğsüme takıp yönümü bulduğum;

kalp verdin, onur verdin.

yetmez mi?

:)

11 Aralık 2012 Salı

Dövme

her şey bir anda gelişti desem inanır mısın?

1 hafta içinde kararımı verip 1 hafta sonrasında gerçekleştirdim.

dövme fikri hemen hemen herkesin kafasından geçmiştir zaman zaman.

benim de geçiyordu ama net değildim.

büyük olanlar bana göre değildi. sadece olsun diye saçma sapan bir şekil de çizdirmek istemedim hiç.

hep söyledim. çok aradım huzuru. hayattaki yegane amaçlarımdan biriydi.

buldum. bulamadım. bulduğumu bunadım. veremedim.

ama iflah olmaz bir biçimde istedim.

istemek yetmiyor ama. çabalamak lazım.

o bana gelmiyorsa, ben ona gidecektim. sadakatle.

o'nu bileğime mühürledim :)

ömür boyu hayatımın her anında bakıp görebilmek için ne istediğimi.

böylece insanlarımı ona göre seçmeyi anımsayacağım.

böylece insanlarıma ne vermem gerektiğini anımsayacağım.

bu dövme yapıldığından beri kendimi çok daha iyi hissediyorum.

bileğimde minicik latince bir yazı o.

sonsuza kadar benimle kalacak.

bana verdiğim kararlardan pişman olmamayı öğretecek.

ona baktıkça bu kararların sonuçlarıyla yaşamanın ne demek olduğunu anımsayacağım..

hayatımın ilk ebedi kararını verdim. bu bana inanılmaz bir güç veriyor.

o küçük yazıya her baktığımda güçlü bir kadın olduğuma karar veriyorum.

en çok istediğim şey artık sonsuza kadar benimle. içini doldurmaksa ikinci görevim.

işin realistik yönüne dönelim birazda.

dövme can yakıyor evet. ama katlanılmayacak bir acı değil. benimkisi bileğimin iç kısmında olduğu için acısı çok daha yoğun olurmuş oldukça ince ve yağsız bir bölge çünkü.

acıya çok dayanıklı olduğum ve işlem çok can yakmadığı halde malesef seans sırasında bir tansiyon düşüklüğü yaşadım.

böylece tek seansta bitebilecek iş 2. seansa kaldı. bileğim tam olarak iyileştiğinde 2. seansla işi bitireceğiz.

yalnız dediğim gibi asla çok şiddetli bir acı değil. ben biraz da korkudan etkilenmiş olabilirim. tam damarımın üstüydü ters bir şey olmasından çok ürküyordum. olmadı şükür.

tahminen 1 ay kadar bir süre sonunda esas görünümüne kavuşmuş olur.

o zaman kadar hayatımda da bir şeyleri yoluna sokarım umarım.

bu arada eğer dövme yaptırma meraklısıysanız lütfen iyi düşünün.

dövme başkasında görüp beğendiğiniz bir şeyi kendinize yaptırmanız asla değil.

ben yaptıracağınız şeyin kesinlikle bir manası olması gerektiğini düşünüyorum.

hayatınızda çok önemsediğiniz bir şeyi ya da birini ya da bir anı sembolize etmeli ki onu bir ömür severek taşıyabilin.

kuş yıldız kalp çiçek bunlar değil olay bence.

aman en kötüsünden sildiririm diye de çıkmayın yola.

silinse de izi kalıyor üstelik yanık gibi oluyor yeri.

yapılacak yeri iyi tayin edin.

her an göz önünde olan bir yer olmasın. sıkılma ihtimaliniz var. yaşlandığınızda vücudunuz deforme olduğunda da nasıl duracağını hesaba katın yer seçerken.

bir anlık heves uğruna da girmeyin bu işe.

umarım hayat neyi çok istiyorsak onu verir hepimize.

öptüm...




2 Aralık 2012 Pazar

Sevdiklerime :)

sikindirik kelimesinin can bulmuş haliydi son birkaç ay benim için.

murphy adeta benim için işliyordu, ters gitme ihtimali olan her şey ters gitmeye başlamıştı.

bir şeyler ters gitmeye başladıkça ben de kendimi kaybetmeye başladım.

ardı ardına davranış hataları. tahammülsüzlük. yanlış sonuçlar çıkarmak. umursamazlık. ihmaller. sabır denemeleri.

kimse kimseye tahammül etmiyormuş fakat deneyimlemek süper!

haksız da değiller. değiliz. sınırları aşmamak mühim.

insan sirkülasyonu yaşadım inanır mısın?

çok yakınım dediğim insanlar hayatımdan çıktı.

çok uzak kaldığım insanlar hayatıma girdi.

ben çok çabuk karar verebilen biriyim. sabretmek, beklemek karakterimde yok.

iki yakınlık gördüğüm insanı can dostum ilan ederim.

bir yanlışını gördüğüm ansa benim için biter.

biri böyle bitti. samimiyetinden şüphe duyduğum için uzaklaştım.

çok yakındım. özlemiyor muyum? özlüyorum. ama ama ama. o soru işaretleriyle de yaşayamıyorum.

biri benim yaptığım bir şey üzerine bitti. bir ihmal diyelim. söz verip bir yere gitmemek gibi bir şey.

kaç senelik muhteşem bir dostluk. insana güç veren cinsten.

çok üzüldüm, hala üzülüyorum. pişmanlık duydum, kendimi suçladım.

sonra dün bir dostumun sözüyle uyandım sanki.

"gerçek dost olsaydınız her şeye rağmen bu kaos döneminde yanında olmaz mıydı? basit bir kırgınlık dostluk bitirmeye sebep değildir..."

ben bilmiyor muyum sanıyorsun Çağırı'cığım. kendime itiraf etmeye çekindiğim şeylerden biri işte.

ya o zaten beni hiç sevmemiş demek yerine, yok canım sevmiştir de ben hata yaptığım için bitmiştir demek daha kolay.

kendini suçlamak, birinin gözünde sandığın gibi önemli olmadığını kabullenmekten daha kolay.

çok sevdiğim bir başkası yine o'nu ihmal ettiğim için gönül koydu bana. o biraz haklıydı. ama ah.. siz benim ne günlerden geçtiğimi bilmiyorsunuz canlarım. anlamıyorsunuz ki anlamanızı da beklemiyorum ben olsam ben de anlamazdım.

ben bazen kendime tahammül edemiyorum kaldı ki başkasıyla selamlaşacak mecalim olmuyor.

ama olsa olsa 1-2 gün. olsa olsa bir iki buluşma.

çok seviyordum hepinizi yemin ederim. gösteremiyorum sadece. ama çok seviyorum. seviyordum.

bundan sonra düşünmeyeceğim.

hatalı davrandığım için biten ilişkiler var. "ama seviyorsa cidden insan ve keza seviliyorsa vazgeçmez." vazgeçmemeli de.

ya ben ne yanlışlar gördüm. ne kırgınlıklarım oldu da sevmekten vazgeçmedim.

sen geçtiysen zaten sevmemişsindir.

ısrar ediyorum sevmemişsindir. insan sevdiğinin yokluğuna dayanamaz.

hadi belki belli bir süre.

ha ben adım attım mı bu süre içinde onlara?

hayır.

atmam da.

küsmek ayrı şey, düşman olmak ayrı.

bahaneye özür olmaz.

*************************************************************************************

iş bu yazının 2. kısmı ise, benim onca çalkantılı ruh halime karşın hala yanımda olan bahtıkara sevdiceklerime adanmıştır.

aklınızdan zorunuz var çiçeYim ben olsam kendimi çekmezdim.

beni sevmeyin diye kanırttığım zamanlar olmasına rağmen beni sevmekten vazgeçmediniz lan.

yanımda olmayın haketmiyorum şeklinde davrandığım zamanlarda bile yanımda oldunuz. beyefendi siz manyak mısınız?

Çağırı; bankam, dostum, gülümseme sebebim, psikoloğum, akıl hocam ek olarak bi eşşek poposu...

Eren; karı kız muhabbetlerinden baydığım, zaman zaman yüzünü görmek istemeyip, en çok onunlayken eğlendiğim, onca sarsıntıya rağmen, defalarca göndermeme rağmen taş gibi yanımda olan hem çok kızdığım hem sevdiğim..

Görkem; aramıza yılların girmesine müsade etmeyen güvenli bir liman, dostluğuyla kalp ısıtan cinsten...

İlknur; kader arkadaşım, dürüst, kahve sohbetlerine doyum olmayan, yeri hep çok ayrı bir dost...

Ertuğrul; ne zaman zorda kalsam yanıma ilk gelen, sevgisini hiç esirgemeyen, şımartan dünyanın en iyi kankası...

Can; bir eski sevgiliden çok daha fazlası gerçek bir dost, dünyanın en anlayışlı adamı, iyi ki tanımışım dediğim, hala hayatımda olduğuna şükrettiğim.

Muhammed; seni anlatacak kelimem yok. iyi ki varsın diyorum sadece...

Ezel; ansızın gelen "seni seviyorum"larıyla içimi ısıtan melankolik güzelim...

Uğur; bazı insanlarla tanıştığın an hayatında önemli bir yeri olacağını hissedersin ya, biz o'nu yaşadık işte. birbirimize söz verdik gelecekteki en yakın dostlar olmaya...

Kız kardeşlerim Alev ve Şebnem; kayıtsız şartsız beni seven ve sevmeye devam edecek olan iki armağan. iyi ki sizlere sahibim. her ne kadar dövme yaptıracağımı söylediğimde KESİNLİKLE OLMAZ AİDS KAPARSIN MANYAKLAŞMA deseniz de ( ya allahaşkına biraz genç kafasıyla düşünün be yazıklar olsun) sizi seviyorum...

unuttuğum bir sürü insan var. ekleyeceğim aklıma geldikçe. hayatıma dokunan ve hala hayatımda olan herkes zaten alınsın üstüne.

sizi çok seviyorum lan. bundan sonra daha iyi bir insan olacağıma söz veriyorum.

her anlamda daha iyi bir insan olacağıma söz veriyorum.

şu son aylar beni eğitti. çok şey öğrendim.

valla bak. yeminle. kuran çarpsın iyi bir insan olacağım :D

iyi dost, iyi arkadaş, iyi sevgili..

olmazsam ağzıma vurun.

(vurmayın el şakasından hoşlanmam amk kendinize gelin şımarmayın hemen!)

bu yazıyı delil olsun diye bırakıyorum.

belli edemediğim sevgimden şüphe duyduğunuz an açıp okuyun.

benden de başka bir şey beklemeyin bu kadar duygusallık yeter..



21 Kasım 2012 Çarşamba

Unuttum

ha ne diyorduk..

evet hayat çok kısa. tamam.

ne taraftan siktir etmek istersiniz?

"takma kafana" deyince geçen sıkıntı görmedim ben henüz.

şu an ekvator'dayım burası çok sıcak gelmesene.

cebimde sonsuza kadar oynayabileceğimi sandığım misketlerim vardı.

miskete bilye diyenleri de sevmem zaten.

ben öyle hoyrat hoyrat koşarken etrafta. sen misketler dağılmasın mı dört bir yana.

demek sıkı mı tutmak lazımmış. bilememişim ben.

sonra bulmaya çalışmadım. ben hiç bulmaya çalışmadım.

o'nlar benim misketlerimse geri dönmezler miydi?

misketin de doğası bu ileri fırlattın mı geri dönmez ki monşer?

ya tek tek toplayacaksın koltuğun altından, ki o koltuğun altı hep tozlu belki böcekli korkuyorum ben elimi sokmaya!

toplamadım.

ben hiç toplamadım.

ha işte ne diyordum.

ekvator sıcak.

şimdi yeni oyunlar mı bulmak lazım?

bana ordan bir firizbi gönderin, attım mı geri gelir o !

müsait bi zamanda da ağzıma sıçsınlar benim. hiçbir bok olamadım.

sevilmenin bir de yeterincesi var ama.

lütfen bir post-it'e yaz ve görebileceğin bir yere yapıştır.

sen bilmiyorsun kalp yerine bir taş taşıyorum ben.

kimseyi sevemem.

bana bir kere allah belanı versin demiştin ya,

kısmen verdi.

velhasıl

bitti.








O'nun vedası

çok acı çekiyorum. "bunu bilmek hoşuna gider diye düşündüm." dedi.

sevgiler tam olarak ne zaman nefrete dönüşüyor Bay Anderson?

nasıl inanabilirim onca bitişe şahit olmuşken sevgiye.

kalbimizi paralarcasına sevdiğimiz o adamlar/kadınlar günü gelince bir yabancı oluveriyorlar.

ne acı. ne muazzam.

acı çünkü bunun için sevmemiştik.

muazzam çünkü bitmeseydi yola devam edemezdik.

hayır O'nun acı çekiyor olması beni mutlu etmedi.

çünkü acı bile zamanında çekilmeliydi.

uzun bir yolculuk aslında hayat. o zaman boyunca değişik yol arkadaşlarıyla devam ediyoruz yola.

evet belki yol güzergahı aynı, ama neylersin duraklar farklı bazen.

haluk bilginer!i sever misiniz Bay Anderson?

ben bayılırım.

dün akşam dedi ki " İlişkiler bitebilir ama bu her zaman aşk bittiği için değil, bazen
yol bittiği içindir. "

aşkta biter.

bazen hep biter. her şey biter.

ve hatayı yapmış olmak ondan ötürü üzülmemek demek değildir.

uykum geldi.

buna yarın devam edelim Sevgili Bay Anderson.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Ölüm.

keşke sevdiklerimizi her türlü acıdan koruma şansımız olsaydı.

güzel oğlum bugün ilk ölüm acısını tattı.

en yakın arkadaşı dünyalar güzeli Öykü'sünü kaybetti.

ilk çaresizliğiyle tanıştı. ilk defa eksildi.

büyük bir çabayla 16 yaşındaki yüzüne yerleştirmeye çalıştığı o ciddi ifade solup gitti.

yeni kalınlaşmış sesiyle hıçkıra hıçkıra ağlarken yine bana "seninle su kaplumbaasıcılık oynayalım mı teyze " diyen 5 yaşındaki küçük çocuktu o.

geçen gün sinemaya gittik beraber. arada mısır almak için salondan çıktı. ara bittiğinde hala salona dönmemişti. yerimde duramadım beklerken. ışıklar karanlıkken nasıl çıkacaktı salonun merdivenlerinden, ya oturduğumuz yeri bulamazsa? ya karanlıkta beni seçemezse, ya ayağı takılırsa? ne zaman salondan içeri girdiğini gördüm, o zaman rahat bir nefes aldım. yetmedi telefonun ışığını açıp dikkatini çekebilmek için herkesi rahatsız etme pahasına sallayıp durdum.
o ise beni hiç takmadan eliyle koymuş gibi buldu yerimizi. ne gereksiz çaba. bebek değil ki artık herif. gören benden büyük sanıyor. benden hayli uzun, bir de cüsseli.

işte böyle üstüne titrerken o'nun acı çektiğini görmek öyle zor ki..

ben o üzülüyor diye kahrolurken, bu gece bir başka evde 16 yaşında gencecik bir kızın yası tutuluyor.

biliyorum bu gece o evde depremler oluyor.

biliyorum bu gece o evde bir anne acıların en büyüğüyle sınanıyor.

her birimiz bu hayatta çeşitli imtihanlardan geçiyoruz.

kimimizinki daha meşakkatli kimimizinki daha kolay.

yine de tek dileğim kimsenin sevdiğinin acısıyla sınanmaması..

sevgili Öykü; adınla müsemma kısacık ömründe başta Kaan olmak üzere hayatına ve kalbine dokunduğun tüm insanlar seni çok özleyecek.
olduğun yerde daimi huzuru bulman dileğiyle..

14 Kasım 2012 Çarşamba

Anneler hep haklıdır :)

"kendini nasıl hissediyorsun" dedi telefonda.

"bilmem idare ediyorum işte" dedim.

"bak, her şey düzelecek biliyorsun" dedi.

gülerek " inşallah " dedim. (görüyorsunuz ya Bay Anderson ben hala gelenekçi tavırlarımdan kurtulamadım)
"gülme" dedi. sesi inanılmaz güvenli geliyordu. sanki benim bilmediğim bir şey biliyor gibi. "her şey düzelecek göreceksin."

inandım. çünkü o anneydi. ve bir konuda garanti veriyorsa o şey olacak demekti.

sonra çok sevdiğim ama her zamanki aptallığımla yeterince vakit ayırmadığım, dolayısıyla son zamanlarda O'na ihtiyaç duysam da neredeyse 2 seneye yakın bir zamandır görüşmediğim için aramaya çekindiğim bir dostumdan mesaj geldi gece.

"seni çok özledim."

ve sonrasında uzun uzun konuştuk.

laf arasında O'na kendimi zaman zaman yalnız hissettiğimden bahsedince söyledikleri aklımı başına getirdi.

"ben hep buradaydım, ne yaptığından haberdardım. doğru zaman geldiğinde yeniden birbirimizi bulacağımızı biliyordum. o zamana kadar bekledim sadece. birbirimize o kadar iyi geleceğiz ki şimdi. bundan sonra seni bir daha kendi haline bırakmayacak kadar olgunlaştım ben hem :)"

ben ahmağın tekiyim Bay Anderson. kimseye sevgimi gösteremiyorum. zaman zaman kendime bile tahammül edemediğim dönemlerde onları ihmal ediyor olmam sevgisizlik değil ama öyle anlaşılıyor.

bana düzelmem için yardımcı olur musunuz acaba bayım?

oradan bakınca biraz dersini almış gibi duruyor muyum?

bundan sonra daha iyi bir dost, daha iyi bir kardeş, daha iyi bir sevgili, daha iyi bir insan olmaya gayret etmeliyim.

ve hayır daha önce çok kötü olduğumu düşünmüyorum.

ve elbette hayır kimse için değil sadece kendim için.

çünkü sevdiklerimi mutlu edemediğimde ben de mutlu olamıyorum.

beni bilirsiniz bay Anderson, önemlı konuların konuşulması değil sevişilmesi taratarıyım hep.

"peki niye bu kadar hırçındın" diye sormayın ama. bazı soruların cevabı yoktur.

Bay Anderson noel zamanı o ökseotunun altında durmayı keser misiniz lütfen! sizinle öpüşmek zorunda kalmak istemiyorum.

ateşe yakın duruyorsunuz. ihtiyar kemiklerinizin ısınmaya ihtiyacı olmalı.

fazla zamanınızın kalmadığını biliyorum.

fazla zamanımız olmadığını biliyorum.

büyükannem Sherly'nin hep dediği gibi, "gerçek sevgi her şeye galip gelecektir."

uyudunuz mu Bay Anderson?

şu battaniyeyi dizlerinize örtmeme izin verin.

hayat her şeye rağmen

her

şeye

rağmen

güzel.

sevgi her şeyin üstesinden gelecek...

sizinle birgün aşktan söz etmeliyiz.

şimdilik hoşçakalın sizi aksi ihtiyar :)



10 Kasım 2012 Cumartesi

Çikolata

zaman zaman siz de hayatınız kontrolden çıkmış gibi hissediyor musunuz Bay Anderson?

noel zamanı yaklaştığında büyükannem Sherly hep şöyle derdi; "sevilmek içi dolu bir çikolata kutusu gibidir. arzularına kapılıp hepsini yemek istersen kusarsın."

anlayabiliyor musunuz Sevgili Bay Anderson ?

ben hep söz dinlemez bir çocuktum.

şöminenin yanındaki kutuda biraz zencefilli bisküvi ve ocakta sıcak kakao var.

tadını çıkarın..

mutlu noeller!


23 Ekim 2012 Salı

Bu burada dursun.


" Sevgili Karen;


Eğer bunları okuyorsan, bir şekilde postalama cesareti buldum demektir. Aferin bana.
Beni pek tanımıyorsun ama anlamaya başladın. Yazı yazmanın, benim için ne kadar zor olduğuna dair konuşup durmaya meyilliyimdir. Ama bu… Bu, bugüne dek yazdığım en zor şey. Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Öylece söylüyorum o yüzden: Biriyle tanıştım. Kazara oldu. Arandığımı söyleyemem. Hazırlıksızdım. Kusursuz bir fırtınaya kapılmış gibiydim. O bir şey söyledi, sonra ben başka bir şey. Ardından, bildiğim tek şey; hayatımın kalanını bu konuşmanın tam ortasında geçirmek istediğimdi. Geriye içimi yakan o his kaldı. Beklediğim kişi o olabilir. Kaçığın teki olduğunu söyleyebilirim. Bir şekilde gülümsetiyor beni. Fena halde nevrotik. Dikkat isteyen harika bir uğraş gibi. O, sensin Karen. Bu iyi haber.


Kötü haber ise; seninle ve korkudan altıma ettiren tüm bu meselelerle, tam şu anda nasıl bir arada olabilirim, bilmiyor oluşum. Çünkü, hemen şimdi seninle olmazsam hayatın içinde bir yerlerde kaybolup gideceğimizi hissediyorum. Dönüşlerle, kıvrımlarla dolu kocaman kötü bir dünya bu. Ve insanlar, bazı anları yok sayarak, ıskalayarak geçiştirmenin yolunu bulmuşlar. Ama bazı anlar her şeyi değiştirebilir. Aramızda neler oluyor, bilmiyorum. Üstelik sana, benim gibilere neden yok yere bel bağlaman gerektiğine dair söyleyecek bir şeyim de yok. Ama kahretsin, öyle güzel kokuyorsun ki… Yuva gibi.
Ve harika kahve yapıyorsun. Bunlar ele avuca gelir nedenler, değil mi?
Ara beni.

Belbağlanmaz Hank Moody‘n."

Californication

25 Eylül 2012 Salı

Obur'un diyet güncesi

bir çeşit şeker problemi nedeniyle başladığım diyet son hızıyla devam ediyor. tatlı olan hiçbir şey yok. sadece ot-sebze bazen minnacık bir parça tavuk. sevgili arkadaşım pelin de diyette. ağzımızın tadı yok tabi pek :( bugün bütün gün vişneli çikolatalı pasta hayaliyle gezdik. akşam yemeğimiz olan minicik bir kase çorbayla gelen zeytinli ekmekleri yemedik tabi. masanın ortasında öylece dururken onlar, pelin'den acıklı bir ses tonuyla şu cümle yükseldi; ÇİKOLATALI EKMEK Mİ O ? :( evet. açlık algıları kapattı. beyin fonksiyonlarımız tamamen durdu. yine de asdhhasdjasdha çok komikti. çikolatalı ekmek nedir ? neden çorbanın yanında çikolatalı ekmek getirsinler ? bunların çok önemi yok. açıkçası şu an önemsediğim tek şey; dolapta sessizce yatan bütün bir haşlanmış tavuk. duyuyorum. dolabın içinden şuh bir şekilde sesleniyor bana. "YE BENİ YİĞİDİM" diyor. orospu tavuk ! yarın öğlen olsa da bi lokmacık yesem :(

24 Eylül 2012 Pazartesi

Hababam Sınıfı

yıllar yılı yüzlerce kez izledim filmlerini. her repliği ezbere biliyorum neredeyse. çalışkan ahmet'in atarlanması, mahmut hoca'nın kalp krizleri, hüseyin şevki topuz'un sınıfı ziyaretleri, falan falan falan. senin en sevdiğin hababam sınıfı repliği ne ? mesela benim ki; çocuklar sakın gelmeyin tünelin bu ucu bombok bir yere çıktı :))

18 Eylül 2012 Salı

Kerem

ben bugün büyük bir eşeklik yaptım.

affet beni kerem.

beraber büyüdük sayılır.

ben lojmandan çıkmış sokak bilmez bir çocuktum. ne seksek, ne ip atlama...

tek bildiğim odamda barbilerimle oynayıp, hayali arkadaşım aktan'la muhabbet etmekti.

klasik annesi çalışan, bakıcıyla büyüyen ev çocuğu işte.

annem emekli olup lojmandan müstakil eve taşınınca gördüm mahalle denen şeyi.

gerçi bizimkiler mahalleye gitmeme izin vermezlerdi. bizim bahçeye gelmek zorundaydı oynamak isteyen benimle.

kerem yaşıtımdı. ama diğer erkek çocukları gibi değildi. naifti. kavga etmez, saç çekmez, kibar kibar konuşurdu.

seninle aşıklar olsak keşke derdi bana hep. ben de ona tokat atar kovalardım. 8-9 yaşındaydık.

ağaç yapraklarından yemek yapardık beraber. muşmulalarla duvarları boyar öğretmencilik oynardık.

sonra ilk gençlik yılları girdi devreye. uzaklaştık. birbirimizden çekinmeye başladık. utangaçlık aldı çocukluk arkadaşlığının yerini.

sonra ben ortaokula başlayınca her şey değişti. okulum uzaktı. arkadaşlarım başkaydı. artık bahçede oynamak yerine ev ziyaretleri yapıyorduk okul arkadaşlarımla.

kerem'le arada karşılaşırsak merhabalaşırdık acemice.

lise yıllarımın sonlarına doğru yabaniliğimiz dinmeye başladı. iki kelam eder olduk.

sonra üniversiteye girince ben o da bitti.

geçim sıkıntısı çekerlerdi oldum olası. kerem hayata erken atılmak zorunda kaldı. erken kavruldu.

merhabamız eksik olmadı ama karşılaştıkça.

o benim arkadaşımdı. zaman ve şartlar her şeyi değiştiriyordu belki, tutumlarımızı bile. değişmeyen tek şey kalben arkadaşım olduğu ve sonsuza kadar öyle kalacağı..

3 gün evvel annemi aradığımda "cenazedeyiz" dedi. kerem'in gencecik babası fethi abi sabah işe giderken kalpten yığılıvermiş yere.

geride karısı hülya ablayı, 9 yaşındaki evladı eren'i. delikanlı oğlu kerem'i.

çok istedim evlerine gidip başsağlığı dilemek. ama yine yapamadım.

ben duygularım incindiğinde hep kaçtım. duygularımın incineceğini hissettiğimde de kaçtım.

ne diyebilirim? o'nlar orada feryat figan yanarken. teselliye de inanmam ki ben. ki zaten ben kimim teselli vereyim o'nlara. put gibi donup kalıyorum kendimi bilmem mi ?

bu akşam eve dönerken işten önümde bir otobüs durdu.

kapı açılır açılmaz kerem indi içinden.

ah arkadaşım. gözlerin kıpkırmızıydı, omuzların düşük. sanki yaşlanmış koca adam olmuşsun.

göz göze geldik. bakışlarındaki kederden içim ezildi. ben ezildim.

koşup arkadaşımın boynuna sarılmak yerine, o lanet olası kafamı çevirdim. bastım gaza uzaklaştım ordan.

ben senin o üzgün gözlerin ağırlığını kaldıramazdım. senden çok teselliye ihtiyacım olurdu inan.

ne deseydim sana ? üzülme kerem mi ?

biliyorum tam bir eşeğim.

ne düşündün acaba arkamdam ?

bakışların hala beni izliyor gibi karşıdan.

beni affet arkadaşım. bazen o kadar hüzünlü geliyor ki her şey bana, yapılacak en kolay şeyi yapıp yüzleşmekten kaçıyorum.

konuşmaktan kaçıyorum, evler terkediyorum, sonuçlardan kaçıyorum.

en yakın zamanda geleceğim sana. kederini paylaşacağım. küçükken paylaştığımız patsitolar gibi :)

beni affet.

affetmemelisin ama affet...

19 Ağustos 2012 Pazar

Bayrama dair..

bütün gün kahve yapıp tatlı ikram etmekten kriz geçirmek olasıydı.

oysa öyle olmuyor. sevdiklerimle geçirdiğim değerli anlar hanesine bir çentik daha attım bugün.

kahveler içildi, fallar kapatıldı, ölüler yad edildi.

kucaklaşıldı bol bol, hayat yorgunu elleri öptük. başını okşadım bazı miniklerin. benim de başımı okşadılar hem :)

sonra giden gitti, küçük ailemiz başbaşa kaldı. ablam, eniştem, annem, babam, emre, emre'nin babanesi canımız İnci Teyzemiz.

emre salonun bir köşesinde lego yapmaya daldı. annem, ablam ve İnci Teyze mutfakta kahve sigara keyfi yaptılar.

biz eniştemle koltuğun iki ucunda yemek muhabbetine koyulduk.

ne olursa olsun aile her zaman güvenli bir limandı.

sevmekten vazgeçmeyeceklerdi, sevmekten vazgeçmeyecektik.

biliyorum...

çoğu kez yalnız olsak bile -ki öyleyiz esasında, birbirimizin varlığı şifa olacak her zaman.

bunu çoğu zaman unutan biri olarak ben, bu notu en çok kendime yazıyorum..

12 Ağustos 2012 Pazar

Sevdiğim şeyler

önem sırası yok.

*bülent ortaçgil
*bakır cezve
*friends kupam
*törpü
*nazım hikmet
*fkkrks.blogspot.com
*odamın duvarındaki resim panom
*kıymalı börek
*kitapçılar
*beyaz uyduruk kıraathane işi porselen kahve fincanı
*ablam
*ebru'nun konuşurken yaptığı el hareketleri
*balkon
*şarköy
*kalemtıraş
*yeni değişmiş yatak çarşafları
*gülerken gözleri kısılan insanlar
*bazı yaşlı insanların kokusu
*bebeklerin elleriyle parmağımı sıkması
*tanımadığım biriyle selamlaşmak
*toplantı sonrası iş arkadaşlarımla yediğimiz bol kahkahalı yemekler
*naftalin kokusu
*zuhal olcay şarkıları
*beyaz hacışakir sabun
*şezlong
*demir 1 lira
*karpuz
*nokia 3210
*içi renkli misketler
*mahalle bakkallarının kokusu
*araba kullanırken şarkı söylemek
*pelin
*full house
*gebermiş, bollaşmış, eski ve yumuşak pijama
*kahve köpüğü
*tipitip
*kızarmış patates
*hababam sınıfı
*ayrılık da sevdaya dahil şiiri
*trakya şivesi
*kurşun kalem
*mfö
*fırat
*hayal gücüm
*birlikte hayal kurabildiğim insanlar
*deniz
*deniz
*deniz
*yağmur sesi
*göt sıkmayan donlar
*alf
*asitten geberen kola
*küfretmek
*uyduruk market türk kahveleri
*karanlık
*lülük kelimesi
*eski türk filmleri
*şirinler
*marketten aldığın şeylerin barkotlarını okuyup dıdıt yapan makine
*kulağımda kulaklıkla yürürken şarkıya uygun kurguladığım bir senaryonun içindeymiş gibi yapmam.
*tebeşir
*bavul
*bob ross
*bıdık


bi sürü şey unuttum.

21 Haziran 2012 Perşembe

İncelikler yüzünden..

benim hayatımda neden tatlı sürprizler yok ki ?

düşünüyorum da hayatımda benim için incelikler düşünen kimse yok.

ne bileyim yea. insan arada azcık şımartılmak istiyor.

sıradaki şarkı benden pizza bulls pizzalarına gelsin o zaman. biraz açım da..

şarkı için başlığa tıkla :)

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Öğrenci evi..

twitter'da hashtag'i görünce dayanamayıp başladım yazmaya.

ama baktım 140 karakterlik cümleler yetmiyor o zamanları paylaşmaya, dedim uzun uzun yazayım çıksın benden.

ah öğrenci evi...

4 sene olmuş benimkinden ayrılalı. 4 saniyesini unutmamışım görüyorum ki.

bir yaz günü kahvaltı masasında annemlere kuzenimin yanında daha fazla kalmak istemediğimi söylüyorum. genç evli çift onlar zira. zaten 1 sene kalmışım.

fakat durum ciddi. onlar kesinlikle istemiyorlar yanlarından taşınmamı, anneme babama da yalvarıyorlar sakın gitmesin bizden diye...

annemler de daha huzurlu elbet. kuzenimin eşi asker. yalova sınırında askeri bir lojmanda kalıyoruz. güvenlik tam yani.

o sabah annem ve babamı karşıma alıp durumu anlatıyorum. huzursuz olduğumu kendi düzenimi kurmak istediğimi.

ama sen yurtta kalamazsın kızım diyor babam. senin huyun suyun değişik. yapamazsın öyle toplu düzende.

yurt değil diyorum ev istiyorum ben.

ikisi de şaşkın. sen yatak toplamayı bilmezsin gönül diyor annem. bir evin sorumluluğunu üstlenecek ciddiyeti göremiyorum sende kusura bakma..

kararımın kesin olduğunu anlıyor babam ama. uzattırmıyor lafı anneme. peki diyor, madem öyle yaz bitmeden bir gün git izmit'e bak bakalım evlere. sonra tekrar konuşuruz.

benim gönlümdeki ev belli aslında, aklımdaki ev arkadaşı da.

başka bir yaz günü o'nunla buluşup gidiyoruz emin abi'nin evini görmeye.

bir villa'nın bahçe katı bizimkisi. önü alabildiğince bahçe. bizi vuran da bu oluyor.

bir de bahçeye konuverilmiş üstü yastık dolu tahta sedir. kendimizi geceleri o sedirin üstüne kurulup sabaha kadar sohbet ederken hayal ediyoruz.

o çimenlerin üstünde, gül dalları arasında uzanırken de.

yağmur yağarken küçücük odamıza sığınıp sıcacık çaylarımızla dışarıyı izleyip müzik dinlerken..

kimselere haber vermeden dilediğimiz saatte girip çıkarken. istemediğimiz sürece dağıttığımız hiçbir şeyi toplama zorunluluğumuz yokken..

veeeeee sonunda oluyor.

evi tutmaya karar veriyoruz.

2 kişi daha gelecek yanımıza. onları tanımıyoruz. umrumuzda da değil pek. herkesin odası ayrı nasılsa.

kızlardan biri bizim sınıftan çıkıyor, diğeri de kendi halinde gibi.

ve tam da hayal ettiğimiz hayatı yaşıyoruz.

sonuna kadar dağınığız, sonuna kadar özgür.

evimiz sahile çok yakın. komşularımıza bir telefon ediyoruz, hoop gece 3'te sahilde buluyoruz kendimizi. elimizde keyif sigaraları şarkılar söylüyoruz ayaklarımızı denize sarkıtırken..

o sedirde sabahlara dek muhabbet ediyoruz. yağmurda elektirik sobamızın sıcaklığıyla odamıza sığınıp, hüzünlü şarkılar eşliğinde melankolik geceler yaşıyoruz.

hava güzel olduğunda kendimizi bahçemizin çimenlerine atıyoruz. saatlerce güneş altında kestiriyoruz orada. evimiz yol üstü, kampüs içi..

dersi biten, yoldan geçen arkadaşlar geliyor yanımıza ara ara.

teklif yok, kimisi yanımıza uzanıp kestiriyor, kimisi bir sigara içmelik duruyor. kimisi laf atıp gidiyor.

yaşlı komşumuz burhan amca bakkaldan çikolatalar almış bırakıveriyor ellerimize.

sonra ev sahibimiz emin abi'nin kafesine gidip mangal köftelerimizi yiyoruz.

hayat hızla akıyor.

evimiz hiç boş kalmıyor.

makarna, yumurta kızarmış patates ana yemeklerimiz. 2,5'luk kola resmi içeceğimiz.

keyfimiz çok yerindeyse tost ekmeği artı nutellayla taçlandırılan kahvaltılar ediyoruz.

geleni göndermiyoruz. yataklar birleşiyor, yere şilteler atılıyor. 6-7 kişi koyun koyuna uykuya dalıyoruz.

kimi zaman melankoli geceleri düzenliyoruz.

küçücük odamıza onlara arkadaşı dolduruyoruz. sigara, bira, cips.

ortada sesi en çok çıkan telefon. hüzünlü şarkıları sırayla çalıp son sigaraları döndürüyoruz. ışık hep kapalı. nedensiz hüzünlüyüz.

kimi zaman delirme geceleri yaşıyoruz. televizyonda bir müzik kanalını son ses açıp sabaha kadar delirmiş gibi dans ediyoruz.

emin abi muhteşem bir adam. onca gürültüye bir kez olsun of demiyor. üstelik üst katımızda oturuyor.

her hafta canlı müzik gecesi düzenliyor kafesinde.

biz de ordayız tabi. gece 12'de bitiyor. bizimse enerjimiz tavan. kafe yavaş yavaş boşalıyor. sonunda sadece birbirini az çok tanıyan küçücük bir grup kalıyor.

tamam diyor emin abi.

sizi bu gece bir yormak lazım anlaşıldı.

kafenin kapısını kapıyor. geçiyor müzik setinin başına, açıyor son ses en sevdiğimiz şarkıları, masaları çekiyor kenara, önce kendisi atlıyor ortaya dans etmeye, arkasından biz kopuyoruz. sabaha kadar delicesine en sevdiğimiz şarkılarda kah göbek atıyoruz, kah halay çekiyoruz, kah birileri memleketinden havalar oynarken tempo tutuyoruz.

öğrenci evi bu süprizlerle dolu. bir sabah kapıyı açmamla ödümün kopması bir oluyor.

bahçemizde onlarca kara tavuk. hayatta en tiksindiğim hayvan bunlar be peeeh.

adım atacak yer yok. kalpten gitmek üzereyim. tavuktan korkulur mu demeyin. bunlar ordu ! organize olsalar kampüsü ele geçirirler yeminle.

başka bir gece tam uyumaya yüz tutmuşken cama bir şey tıklıyor.

arkadaşımla yüreğimiz ağzımıza geliyor. gecenin o saatinde camın önündeki o silüet nedir yarabbi. elele tutuşup cama gidiyoruz. kalbim çarpmayı geçmiş, resmen tekmeliyor göğsümü. perdeyi hafifçe aralayıp celladımıza bakıyoruz ! o ne ayol. koyun gibi bir köpek avel avel bize bakıyor.

sonra huy haline getiriyor bunu her akşam camımızda takılıyor kendince. koyun köpek kalıyor adı.

bir gece canımız öyle sıkılıyor ki, gece saat 3'te bir sokak ilerdeki çocuk parkına atıyoruz kendimizi.

çocukluktan özendiğimiz her şeye biniyoruz. geceyi sadece kahkahalarımız bölüyor..

peki hep mi mutluyuz.

yoo esasen mütemadiyen kavga ediyoruz. büyük kavgalar üstelik.

temizlik sırası sorun oluyor, çöp atma sırası sorun oluyor, yiyecek içecek paylaşımı sorun oluyor.

ve hatta en sonunda can dostum dediğim oda arkadaşımın 1 sene boyunca gizli gizli benden nefret edip, arkamdan dolaplar çevirdiğini öğreniyorum tesadüfe.

heyhat..

mutsuz sonlar beni bozmaz.

yaşadığım mutlu anlar hepsine bedel. yazdığım onlarca güzel anıya karşılık ödediğim tek cümlelik bir bedel işte o ihanet.

ben hep güzel şeyleri hatırlıyorum o günlere dair.

çok özlüyorum. çok arıyorum.

öğrenci evinde yaşamak her öğrencinin tatması gereken muhteşem bir deneyim.

bir anı kutusu. ömür boyu kalbinde taşıyacağın, hayatının umarsızca ve dibine dek özgürce yaşadığın belki de ilk ve son zaman dilimi..

bak yine nasıl uzatmışım..

4 Mayıs 2012 Cuma

Tatil Hayalleri

öncelikle belirtmeliyim ki bu yazıyı 2 kocaman sakinleştiriciyle dumanlanmış kafamla yazıyorum.

akşam üstü kötü bir trafik kazası atlattım ama şükür şimdi evimdeyim.

evimde miyim ? aklım hiç buralarda değil artık.

uzun bir tatil hayal ediyorum şimdilerde.

içinde telefon, bilgisayar olmayan bir tatil.

minnacık bir kasaba, tertemiz bir deniz, sıcacık kumlar.

ben sabah kahvaltımı yapayım, sonra denize gideyim. akşama kadar o şezlongun üstünde kitap okuyup, uyuklayayım.

akşam uzun yürüyüşler, sonrası yine kumların üstünde kulaklıkla gökyüzü izlemece...

yoruldum ya..

odaklanamıyorum.

hep o ilaçlar.

uyusam mı ? O_o

30 Nisan 2012 Pazartesi

Hayat Derslerinden Notlar

hayat bana bir şey öğretti mi bilmem.

ama aldığım dersler var elbet.

ya annemdir ya babam (hatırlayamadım geçmiş zaman) birkaç öğüt vermişti bana küçükken.

-dostunla siyaset konuşma
-dostunla din konuşma
-dostunla futbol konuşma
-dostunla para alışverişi yapma

hepsini yaptım elbet, hep kaybettim sonucunda.

bir gün bir dostumla siyaset konuşurken fazla derinlere daldık. bir de baktık zıttın da zıttı görüşlerimiz. farklı kutuplar değil bizimkisi, düpedüz başka gezegenlerdeyiz.
o'nun savundukları benim kutsalıma hakaret, benim savunduklarım o'nun kutsalına küfür.
işte o gün dostuma şartsız sevgimi kaybettim.
ben o'nu severim ama.. dedim hep içimden. başkaydı o benden. yolu yol değil diyordum. yargılamak kula düşermiş gibi.

başka bir dostumla din konuştuk dolu dizgin, sohbetin sonunda o oldu bir yobaz, ben oldum bir dinsiz. tahammül edemedik fikirlerimizi daha fazla savaştırmaya.
dostuma saygımı kaybettim. dostumun saygısını kaybettim..

iki yakın erkek dostum (farklı takımları tutuyorlardı) bir maç sonrası kritiği fazla abarttılar, olay takım üstünden karşılıklı bel altı saldırıya döndü, derken küfürleşme, derken itiş kakış..
o'nlar birbirini kaybetti, ben hep birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları..

borç verdim, geri alamadım. isteyince kötü oldum, vermedikçe ister oldum. o veremedi ezildi, ben istedim ezildim.
düşman olduk sonunda. banknotlar nifak tohumu...

borç aldım mecbur kaldım. zamanında veremedim. o istemedi sustu. ben veremedim sustum. o veremedim diye mahçup oldu uzaklaştı, ben istemedi diye mahçup oldum uzaklaştım.
borcumu ödedim ödemesine ama araya girdi mi bir kere mesafeler, hayır gelmiyor ilişkilerden.
kaybettik aramızdaki dostluğu. selamlık arkadaş olduk...

ezcümle ben bunları niye yazdım ?

ne bileyim belki biri okur da nasiplenir. bunca kayıptan not tutmuşuz bedavaya. belki bir sınavda lazım olur birine be Gönül Abla :)

18 Şubat 2012 Cumartesi

Ahtapot

bazı anlar var hayatta, hani mümkün olsa tam o sahnede dondurmak istiyor insan filmi.

tam o anda kalmak, o andaki gibi hissetmek.

bu da öyleydi.

küçücük oturma odasında emre'ye bebekliğinden bu yana çekilmiş videoları açıyor ablam oyalansın diye.

akabinde sesi duyan annem ve babam gidiyor odaya izlemek için,

ben de dayanamıyorum koşuyorum odaya kıvrılıyorum koltuğun bir köşesine.

derken kaan geliyor. derken eniştem.

hepimiz izlemeye koyuluyoruz 7 sene önceki halimizi. hepimiz daha genciz, hepimiz daha farklı. emre bebek, kaan küçücük bir çocuk, ben ergenliğini yeni tamamlamış bir saftirik. annem babam daha genç. şimdi dal gibi olan ablam kilolu. 2 sene evvel kanserden ölen yengem gencecik ve yazık ki ne ölümsüz...

yengemi görür görmez dolan gözlerimi çeviriyorum ekrandan. yersiz duygusal tepkileri sevmem.

derken gözüm odaya ilişiyor.

babam ve annem koltuğun başında oturmuş. ortalarında emre bir bacağını dedesinin üstüne atmış, diğer eliyle annemi tutmuş.

annemin yanında kaan kucağıma uzanmış, bir eliyle elimi sıkı sıkı tutmuş.

eniştem babamın ayak ucuna oturmuş yere, babamın eli omzunda damadının.

ablam da eniştemin dizleri dibinde.

hepimiz geçmişteki kendimizi acımasızca eleştirip gülme krizlerine giriyoruz.

küçücük odadaki duygu yoğunluğu inanılmaz.

birbirimize sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu anladığımız o çook nadir anlardan biri.

inanılmaz huzurluyum o karenin bir parçası olmaktan.

en çok kavga ettiklerim, en çok kızdıklarım, en çok fikir ayrılığına düştüklerim o'nlar aslında.

zaman zaman içinde boğulduğumu düşündüğüm, uzaklaşmak istediğim canım ailem.

yine de en çok birlikteyken güçlü hissediyorum. birlikteyken huzurlu en çok.

keşke diyorum şu anı ömrüm boyunca cebimde taşıyabilsem.

biliyorum ki bir kaç saat sonra saçma sapan bir sebepten dolayı birinden biriyle zıtlaşacağım yine.

yine aynı evde yaşamak zor artık dayanamıyorum diye söyleyeneceğim melike'ye telefonda.

ama ben en çok sizinle mutluyum.

allah bizi hiç ayırmasın diyorum hep içimden.

allah bize birbirimize tahammül etme gücü versin bol miktarda ama :))

aile;

ne kollarından kurtulabildiğimiz

ne de gerçekten kurtulmak istediğimiz

sevimli bir ahtapot..

16 Şubat 2012 Perşembe

Adı lazım değil başrolünde ben !

4 civarı falandı sanırım. bir toplantıya yetişmek için farklı bir yolu tercih etmiş, hafiften ıssız bir caddede araba kullanıyordum.

cama minik ve iri damlalar vurmaya başladı. İstanbul kasvetli ve kapkara bulutlara bürünmüş, hava uğursuz bir karanlığa gömülmüştü. pis bir karanlık, hafif egzoz dumanlı, tehlikeli, mel'un bir hava !

sınır tanımaz hayalgücüm ve ürkek tabiyatım devreye girmiş, zihnimde karşılıklı göbek atarak yepyeni senaryolar tezgahlıyorardı adeta.

kendimi iğrenç bir korku filminin tam ortasında gibi hissetmeye başlamıştım bile.

esasen wisconsin kasabasında falan yaşıyor değildim. şehrim deprem ve sel dışında doğal afetlerle pek haşır neşir sayılmazdı ama ben dünyanın sonu temalı hortumlar, kasırgalar, depremler, salgın hastalıklar içeren filmler izlemekten beyni sulanmış bir kızdım. ve birgün bunun benim de başıma geleceğini biliyordum.

ıssız cadde bitmek bilmiyor, iri damlalar hızlanıyordu. gökyüzü alçalıp kararıyor, minik ve sinsi şimşekçikler, gök gürültüleri ona eşlik ediyordu.

olası iki durum bekliyordum. 

ya bir anda korkunç bir fırtına arabayı yolun kenarına savuracak sonra gökyüzünden inen buz kütleleri ardı ardına arabaya vurup camı tuzla buz edecek, tavanı göçertmeye başlayacaktı,

ya da aniden yer korkunç bir depremle ikiye ayrılacak ben tam yarığın ucundayken frene basıp magmaya doğru arka tekerleklerimden asılı kalıp histerik çığlıklar atmaya başlayacaktım.

açıkçası ölüp ölmeyeceğim belirsizdi. ya ölecektim ( ki bu biraz küçük ihtimal çünkü ince fizikli dolgun memeli aşırı seksi bir sarışın değilim malum ilk o'nlar ölüyor ! bu noktada koca götlü bir kumral olduğuma şükrettim ilk defa) ya da hayatta kalmayı başaran o minik azınlığın içinde olup kaybolan insanlığın ardından yepyeni bir medeniyet kurulmasına öncülük edecektim !!

her halükarda sevdiklerimden ayrı kalmanın acısı dayanılmazdı.

dolan gözlerimi kırpıştırıp telefonu aldım. şehir dışındaki sevgilimin telesekreterine ağlayarak o'nu çok sevdiğim ama ölmek üzere olduğuma dair mesajlar bırakmalıydım.  çünkü antalya'da da dünyanın sonunun geldiğine emin değildim ve eğer o ölmeyecekse arkamda derin bir yara bırakmak istiyordum !

işin aslı bu fikirden hemen vazgeçtim çünkü adam telesekreter kullanmıyordu ve ben de trip attığım için duygusal bir yavşaklık çok da uygun olmayacaktı.

annemi babam ya da kardeşlerimi mi arasam diye düşünürken bir anda toplantımın olduğu binanın önünde buldum kendimi, ispark görevlisi emmi " abla kaç saat kalcan ? " diye camı tıklıyordu. ve aslında filmlerde gördüğüm valelere falan pek benzemiyordu. üstelik yüzündeki " dünya sikime, minare götüme " ifadesi dünyanın sonunun geldiğinden haberdar olmadığının kanıtıydı. "5 lira ver istediğin kadar kal, şimdi ver ama peşin alıyoz ha ! " derken arabadan indim.

kafama birkaç iri yağmur damlası indi, buz kütlesi gibi değildi pek açıkçası, yer de sarsılmıyordu. " hava kar topluyo görüyon mu ? en son 86'da olduydu böyle kış abla" diyen isparkçı emminin sesiyle reel dünyaya geri döndüm.

sanırım bir kez daha " yeni bir medeniyetin kurucusu " olma şansımı yitirmiştim. olsa olsa birkaç sene sonra bu kirli dünyaya birkaç bebe getirip, kocamın soyunu devam ettirecektim. peeh ! hayat çok sıkıcıydı ve ben eve dönerken biraz daha cips ve kola almaya karar verdim. 








14 Ocak 2012 Cumartesi

Cumartesi sıkılmacaları..

RABBIM !

hikmetinden sual olunuyor gibi olmasın da,

ne zaman akşamları evde olmasam izlemek istediğim yarışmalar, diziler ardı ardına.

ne zaman evde olsam televizyonda izleyecek bir zıkkım yok.

kitabım da bitti, yenisine başlamak zor geliyor.

sıkıntıdan geberiyorum.

ne iş ?

1 Ocak 2012 Pazar

Mutluluk

bana mutlu olmak tuhaf geliyor.

ben ki; ıssız adam tarzı filmleri izleye izleye, " her güzel şey acı biter " ekolünün beyni sulanmış fertlerinden biriyim.

ne zaman mutlu hissetsem o kadar yoğun bir korkuya kapılıyorum ki, aman bir an önce bitsin de acısını çekeyim geçsin gitsin moduna giriyorum.

manyağım galiba.

iyi akşamlar bebeğim..

mutlu noeller bay anderson...