8 Eylül 2014 Pazartesi

Yağmur

o şarkı çok ovarrated değil mi ya diye alay edildiğinde özendim en çok öyle hissetmeye.
belki de özendiğim tek hissetmekti o hayatımda.

oysa biz, bizim nesilden biraz biz, hepimiz değil, bir kısmımız -ama biz- ya da o'nlar. 
belki de biz o'nlarız. olduramayanlar, tutunamayanlar, oğuz atay'ın hikayeleştirdikleri.
fırat tanış'ın "yani" ile yıllar önce kaderini yazdıkları. işte biz daha nasıl anlatayım.

biz o şarkıyı her dinlediğimizde "zaman düşer ellerimizden yere, oradan tahta boşa" ve bir başkası ovarrated bulup dalga geçer. ne lüks..

eren'le bu şarkıyı yıllar evvel ilk dinlediğimizde "sözlere dikkat et yıllar sonra kaderimiz olacak" demişti. ben o zamanlar başkaydım. hayat başkaydı. ya da ben başka sanıyordum.

ama şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum. biz olduramadık. olması gereken neyse olduramadık.
ya da olanı kabullenemedik. orası biraz karışık..

son 3 yılımı hep bu hisle geçirdim. hep yakın zamanda her şeyin düzeleceğine inandım. ama bir şey düzelmedi. ben de çabalamadım zaten.

Şimdi en azından hiçbir şeyin düzelmeyeceğini biliyorum. Ummuyorum. Belki de düzelmesini beklediğim aslında olması gerekendir diyorum.

ve sağ gösterip sol vuruyor, başka bir şarkıyla hoşçakal diyorum.


2 Eylül 2014 Salı

ne yapıyor ne ediyor Gönül sana varıyor.

(o'nun ben avzına sıçayım)

25 Ağustos 2014 Pazartesi

bir adım geri atıp da uzaktan baktığım da soracak tek bir soru geliyor aklıma;

bu nedir?

anlamlandıramadığım bir sürü şeyin içinden geçiyorum.

tahammülün beni terk ettiği zamanlar bunlar.

metro raylarının, ıssız sahillerin, minik lila tanelerin cazip geldiği zamanlar.

her şey yoluna girer mi?

her şey yoluna girer mi?

her

şey

yoluna

girer mi?



19 Ağustos 2014 Salı

"Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım.."


Turgut Uyar

1 Temmuz 2014 Salı

Yanındaki Var ya

"benimle uzun yola çık" demişti. çıktım. yanyana bir arabada gecenin karanlığında yol almaya başladık. her yer kapkaranlıktı. fazlaca araba bile yoktu. zaman zaman sadece bizim farımız. o'na baktığımda güzel profilini sadece bir silüet gibi görüyordum. ama kalp ritmim yavaştı. huzurluydum. "bu bir işaret mi Allah'ım" dedim içimden gülerek. o an göz ucuyla bana baktı. elini uzattı elimi tuttu. çekmedim. derin bir nefes aldı. derin bir nefes verdim. radyoyu açtı...

2004 senesinin haziran ayındayız. 18 yaşıma yeni girmişim. çekingenliğim ve meslek seçimindeki kararsızlığımdan olsa gerek babam beni yakın bir arkadaşının organizasyon ekibinde işe soktu. ilk organizasyonumuz Antalya'da bir kongre. hepsi benden en az 10 yaş büyük. bebekleri gibiyim.
yolculuk başladı. ailemden ilk kez ayrılıyorum. ilk iş tecrübem. sevmedim kaçıyorum deme ihtimalim yok 700 kilometre koyuyorum şehrimle arama. akşam 9'da başlayan yolcululuğun üstünden saatler geçti. herkes uyudu. discman'ime bir Hande Yener albümü koydum. dinlerken içim geçiyor hissediyorum. derken aniden uyanıyorum. "yanındaki var ya ben olmalıydım" sözünü seçiyorum şarkıdan. etkileyici bir melodisi var. zerre aşk acısı çekmiyor olmama rağmen seyahat yastığıma kapanıp hüngür hüngür ağlıyorum şarkıda. yol kapkaranlık. bir gün bu şarkıda ağlamama değecek diyorum kendi kendime ani bir zihin açıklığıyla..

radyo açılıyor. tanıdık siren sesleriyle dolu melodi dolduruyor arabayı. bir anda 10 sene öncesine gidiyorum sanki. o otobüste, o karanlık yolda tanımadığım insanlarlayım. irkilerek etrafıma bakıyorum. eli elimde olan adama. derken yine aynı ses 10 sene öncesindeki berraklığıyla aynı cümleyi söylüyor. "yanımdaki varya sen olmalıydın.." ben 10 yaş daha yaşlıyım.saçımda 1-2 tel beyaz belirdi bile. ama biliyorum. o gece aslında bu gece. ben o gece bu gece için ağlamışım. bir damla yaş akmıyor gözümden. sadece boğuk bir hıçkırık sesi.
elini çekiyor yavaşça. eliyle hafifçe direksiyona vuruyor. yavaşça kenara çekiyor. dünyanın en anlayışlı ve en şanssız adamı. bir süre sessizce oturuyoruz. dönelim o halde diyor. sinyal veriyor. ben gözümü kapıyorum. hepsi bu..

daha öncede sevmiştim. bu son değil. biliyorum ummak istiyorum... her deneme hayal kırıklığı olsa da vazgeçmeyeceğim. tıpkı senin gibi. sahi kaç kişiyi sevdin benden sonra?

biliyorum. zamanla anlayacaksın. geçmiş zamanla. bizim zamanımız yoka karıştığında. biliyorum dönemeyeceğimi.

o yüzden, objektifim hala sana odaklıyken son kez gülümse, çekiyorum..

15 Haziran 2014 Pazar

"Hangi evresinde şaşırdı kendini 
doğuştan şaşı ve kalbi kırık aşktan, 
Yorulmuş bir kadın fikrine inanmaktan. 
Evde yokum desem komşudan buluyorlar 
kendi özel dağınıklığımda vuruyorlar 
"kapıyı" 
hiçbir şey için gereğince 
üstelemeden. "

allah için denedim. gidebilmenin yollarını aradım. gittim. yapamadım. döndüm. vazgeçtim. vazgeçirildim. alıştım. alıştığımı sandım. alışılır sandım..

hayatı sadece bir kaç sözcükle tanımlamak zorunda kalsaydık benimkilerden biri mutlaka "yanılsama" olurdu sanırım.

geriye dönüp baktığımda gerçek sandığım bir çok şeyin sadece ana özel bir yanılsama olduğunu öğreneli beri daha da inançsızım. 

neden mi uzağım? neden mi duvar örüyorum? neden mi o'nları gereğinden az umursuyorum? neden mi kolay vazgeçiyorum? cevapları aralara serpiştireyim bulunsun, oyunlu olsun.

acı gelir ve yerleşir. kaçınılmazdır. tabiattandır. farklı şekillere bürünür ve gelir. şiddetli bir çarpışma gibi, sadece saydamı. o'nu göremezsin sadece hissedersin. vurduğu yeri zayıflatır. hassaslaştırır. ölüme hazırlıktır her acı. kaçınılmaz an geldiğinde seni rahatça indirebilsin için çeşitli yerlerden zayıflatır içini..

ve hayattaki en büyük yanılgılardan biridir paylaşmak. kutsal addedilen, övülen en büyük yanılgılardan biri. paylaştıkça çoğalan tek şey kötülüktür hayatta. siz de gayet iyi bilirsiniz ki mutluluk yaşayana hastır. paylaşılana yalnızca en iyimser haliyle gıpta verir, daha fazlasını değil. bıktım artık bu boktan hümanist yalanlardan. bir cehennem çukurunda yaşayan o mutsuz yalnız nasıl isteyebilir ki başka birinin mutluluğunu. yapmayın hadi. siz de iyi bilirisiniz ki siz mutsuzken başkalarının işlerinin ters gitmesi daima hoştur.

ama genetik bir kod hatası olarak içimize işlemiş o siktiğimin paylaşma güdüsüyle, mesela bir derdinizi paylaşıverirsiniz biriyle. biri kim? herkes olabilir. dostunuz, kuzeniniz, sevgiliniz, anneniz..
sonra?? sonra gün gelir siz her şeyi geride bırakmanın yanılgısıyla (evet bu da bir yanılgıdır çünkü geride bırakılmaz hiçbir gerçek) mutlu mesut yaşamınıza devam ederken, hiç beklemediğiniz bir anda melekten kanatları ve tüm iyi niyetleriyle o ayrılmaya çalıştığınız gerçeği içinize çarpıverirler. 

hani şu bizim karşıdaki 6 katlı betonarme binayı komple yeseniz tam da ona benzer bir şey hissedersiniz zannediyorum.

ha ha! ne oldu? hayat yolunda yürürken ardınızda sizden oluşan bir enkaz yığınını görünür halde bıraktıysanız, günün birinde koşarak gelip bir kez daha tam tepenize yıkılması sadece ikincisidir.

ama anlamazlar. çünkü esasen bazen gerçekten niyet iyidir. o'nlar sadece cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğuna inanmamışlardır. ve bingo. yol sizin. iyi yanmalar...

işte bu sebeple uzak olmalıdır insan ailesi dahil herkese. 





13 Haziran 2014 Cuma

Fener

bazen taahhütlü gelir almadım diyemezsin, gelir ve ortaya yerleşir görmeden edemezsin...


9 Haziran 2014 Pazartesi

Hayal Kırıklıklarına Dair

ne zor günlerden geçiyoruz bir bilsen. kalp ömrü hayatında hiç bu kadar örselenmedi belki.
dünya gittikçe yaşanmaz bir yere dönüşüyor. ne yana baksam kötülük görür gibiyim. korkuyorum.
her şey değişti son günlerde, insanlar, duygular, havalar, fikirler, sınırlar. bir türlü yağamayan dolu ve kapkaranlık bir bulut gibi çöktü alaycılık dünyanın üstüne. hoşgörü güneşi kayboldu o bulutların arasında..
hepimizi birbirimizden nefret eder gibiyiz. ediyoruz da zaten.

keskin sınırlarla ayırdılar bizi birbirimizden. sana ait olanda durmak zorundasın artık. hangi taraftaysan öte tarafı düşman belleyeceksin başka yolu yok.

yapamıyorum..

bu durumu canım Ortaçgil benim için cümleleştirmişti zaten. "hiçbir şeye inanmadım uğruna ölecek kadar, inananlara imrendim o zaman yaşamak çok kolay."

ben de hiçbir şeye tamamen inanamadım hayatım boyunca. tek bir tarafa ait olamadım. kendimi hapsedilmiş hissettim fanatizmin her türlüsünde. en aptalcasından gireyim misalini, mesela dizi izleyemedim herkes gibi. aynı gün aynı saatte bir şeyi beklemek hep ruhumu sıkardı. o gün başka bir işim varsa huzursuz olurdum.
bir beşiktaş anadolu liseli olarak tutkuyla bağlı olduğum galatasarayımın beşiktaşla derbi günlerinde okula galatasaray formasıyla gelecek kadar gözü kara ve aşık galatasaraylıyken çektim elimi eteğimi maçlardan. çünkü maç zamanları içim sıkılmaya başlıyor, mengeneye kıstırılmış gibi oluyordu göğsüm.
Allah inancı çok kuvvetli biri olarak ibadet de edemedim çok. kendimi yapmaya mecbur hissettiğim her şey beni bir süre sonra kafesine hapsediyordu çünkü.
hayat hiç durmayan bir devinim içindeyken bir şeye tastamam teslim olmak, bağlı olmak, inanmak zor. çünkü ben hayatla uyum içinde akmaya çalışıyorum. çünkü benim ruhumda devinim halinde devamlı. o yüzden daha hassasım mesela, daha kırılganım daha kırıcı, daha çarpıntılı..
Atatürk ilkelerine bağlı bir Cumhuriyet kadını olarak yetiştim. ama siyasi olarak da sola aşırı bir fanatizmle bağlanmadım. siyaset eli kanlı bir kiralık katildi bana sorarsan kafadan çıkıp iki insanın arasına girdi miydi mutlaka bir şeyleri öldürüyordu. dostlukları mesela.

apolitiksin o zaman dediğini duyar gibiyim. değilim. görüşüm net. ama bunu sokaklarda bağır çağır herkese empoze etmek yerine yaptıklarımla ortaya koymayı tercih ettim. olmam gereken yerlerde olarak, oyumu kullanarak, tanımadığım çocukların cenazesinde analarının ellerinden tutarak, gölgesinde soluklanılacak bir ihtiyar ağacı katil baltanın şerrinden korumak için gövdesine yaslanıp nöbet tutarak bazen.

benim gibi düşünmeyen birkaç dostum vardı. aramızdaki farklılık apaçık ortadaydı. ama bu benim dostlarımla arama giremedi hiçbir zaman. biz birbirimizi ikna etmeye çalışmadan dinlemeyi öğrendik. birbirimizin duruşuna saygı gösterip o hassas alanda kırgınlık yaratacak şeyler söylememeyi seçtik.

mevcut iktidarın saçtığı zehirli "ayrışın tohumlarının" filizlenmesine izin vermedim içimde. yine o'nların saçtığı "ben gibi olmayana ölüm oklarına" hedef olmadım ben. çünkü tastamam istedikleri buydu. zehirlenmedim. dilimi zehre bulamadım.

bu beni nefretle körelmiş gözlerde siyasi duruşu belli olmayan biri yapıyorsa şayet, varsın yapsın. ben insan duruşunu seçiyorum.

"ve herkes duysun;
yargıç değilim yargılamam
avukat değilim savunmam
savcı değilim suçlamam.
herkes ve her şey duysun
kendime şahidim
zamana şahidim
sonsuzluğa şahidim
ve herkes
ve her şey de şahit olsun ki,
bu devrimci duruşumla bütün evreni selamlıyorum.
ve tek başıma dimdik,
herkesi ve her şeyi kucaklıyorum.."

3 Haziran 2014 Salı

1506

gece korkunç bir rüya gördüm. kanser olduğumu öğreniyordum. dünya başıma yıkıldı sandım. bir taraftan ağlarken bir taraftan da "bomboş şeylere üzülerek hayatımı ziyan ettim" diye düşünüyordum. rüya sanki saatlerce sürdü, uyanamadım bir türlü.

gözümü açtığımda kendimi yatakta ve sağlıklı bulunca önce derin bir rahatlama hissettim, sonra keskin bir mutluluk ve tekrar uykuya daldım.

sabah uyandım ve o bomboş şeylere üzülmeye devam ettim.

sabah güneşine aldanıp giydiğim incecik giysiye ve parmak arası terliklere, maaşımızı hala yatırmayan şirkete, tadilat nedeniyle kapanan metroya, dayanamayıp baktığım bir resim sonrası çoktan yok oldu sandığım özlemin kafama bir balyoz gibi inmesine, istediğim ruju bulamadığım mağazaya, erkenden biten lens solüsyonuna, yarın itibariyla başlayacağım yalnız yaşamdan hemen önce gerçekleşip sinirlerimi bozan depreme, yatakta öylece dururken "deprem mi oluyor?" diye sıçramaya,çok iyi anlaşan bir arkadaş grubunun şen şakrak fotoğraflarına öfke kustum yine.

omuzlarımdan vücuduma yayılan o gerginliği azaltabilmek için her gün dakikalarca boynuma ve omzuma masaj yapan sevgili dostum Songül, yine taş kesildiğimden şikayet etti elleriyle çözmeye çalışırken düğüm düğüm olmuş boyun kaslarımı.

bense önce kalın bir beyzbol sopasıyla camı çerçeveyi indirirken "yeter laaaaaaaaaaan!" diye haykırmayı hayal ettim. sonra keskin bir bıçakla kendimi 1506 kere bıçaklayıp ölmemeyi.

insanlardan uzak bir sahilde aylarca tek başıma oturmak istedim. saatlerce çığlık atıp, dansedebileceğim kumlar mesela.

bugün zor bir gün.

1 Haziran 2014 Pazar

Bensiz

üzerindeki tişörtten,

ayağındaki ayakkabıdan,

bileğindeki saatten,

çoraplarından,

ayrı

ayrı

nefret ettim.

yeni kaleminden,

kitabından,

izlediğin filmden,

sevdiğin diziden,

dinlediğin şarkıdan,

ayrı

ayrı

nefret ettim.

sana dair benim bilmediğim ne varsa, misalen çayına koyduğun şekeri 15 toz zerresi kadar azalttıysan,

şekerden de nefret ettim.

mübarek olsun..

27 Mayıs 2014 Salı

Uzun ve sağlıklı saçların sırrı

şu sıralar anlatacak bir hikayem yok.

yok anlatacaklarım var aslında.

genelde yıkanırken geliyor aklıma, uzun uzun şekillendirip kurguluyorum onları. saçımı kurutana kadar ise küsüyorlar. ben cümlelerimi tam o an yazıya dökemezsem kilitli kalıyorlar aklımda. ya da lezzetini yitiriyorlar.

her saniye elimde kalem veya klavyeyle dolaşamayacağıma göre,

sanırım saçımı kestirmeliyim..

11 Mayıs 2014 Pazar

Kardeş olmak

anneler gününde kardeşler için yazı yazmak tuhaf mı? benim içimden böylesi geldi. idare ediveriniz.
annem bir devlet bankasında yönetici olarak çalıştığı için yoğun bir hayatı vardı. beni kız kardeşlerim büyüttü diyebilirim. hatta büyük ablama anne diyordum. öyle izah edeyim. annem eve geldiğinde genelde yorgun, bazen de gergin olurdu. kolay bir işi yoktu elbette, bunu bir eleştiri olarak yazmıyorum. o günlerdeki çalışmaları sonucunda devletin o'na layık gördüğü pek bir komik emekli maaşıyla çalışan beni ve emekli babamı bile hala o toparlar maddi olarak.

hah ne diyorduk? evet beni ablalarım büyüttü. o sebeptendir ki 20'li yaşların sonlarına geldiğim şu günlerde standart kardeş ilişkisini yeni yeni oturtuyoruz. daha evvel anne-kız minvalinde yürüyordu biraz.

büyümek ne tuhaf değil mi? bunu yeni yeni kabulleniyorum. 30'uma yaklaştığımı söylemiştim. biraz geç mi olgunlaştım acaba? yoksa büyük teyzemin her zaman derin bir iç çekişle söylediği "insanın gönlü yaşlanmıyor kızım" cümlesi gerçekten doğru mu?

ergenlikten yetişkinliğe adım atılan süreç biraz bunalımlı geçiyor aslında. alışılmış o neredeyse çeyrek asırlık koruma-kollanma-bakılma-ihtiyaçların giderilmesi-nazlanma dönemini geride bırakırken başlıyor bocalamalar. artık hayatla tek başına yüzleşmek zorundasın. paran varsa harcayacak, kendini dünyaya karşı koruyacak, havaya göre giyinmesini bilecek, sıkıntılarında kimsenin seni nazlamayacağını anlayacak, hatalarının hoş görülmeyeceğini öğreneceksin.

şirkette 50'li yaşlarının sonlarındaki Şemsettin Bey'in bana Gönül Hanım diye hitap ettiği o gün anladım bir çok şeyi. ben artık iş yerlerinde küçük olduğu için nispeten daha çok kollanan ve hoşgörülen çaylaklardan değildim. isminin sonuna Hanım eklenmiş bir yetişkindim. ve eskiden saygı icabı hal hatır sorup muhabbetlerini biraz bayık bulduğum görece ihtiyar insanlarla ortak bir paydada buluşup gayet hoş sohbetler edebiliyor, bir arkadaş sayılıyordum. değişikti bu olanlar. heyecan verici ve biraz da korkutucuydu.

işte bu garip süreçte kendimi olanlara kaptırıp yetişkin olmayı benimsemiş,kendimi olduğumdan çok daha olgun hissetmeye başlamış ve öyle davranır olmuştum.

fakat kalbimde bir türlü dolmayan bir boşluk beni kemirip duruyordu zaman zaman. kendimi pek yalnız hissediyordum. hani sanki dünyaya "siz hepiniz ben tek" demiş gibi bir küskünlük oturdu içime. kendimi herkesten korumak ihtiyacı duyuyor, uzaklaşıyordum.

sonra bir akşam kardeşlerime gittim. çok sevdiğim 24 dizisinden bahsettik. sonra yüklü gelen telefon faturama güldük. yemeğimi yaptılar, pudingimi yedirdiler, yakınmalarımı dinlediler, annemle babamı çekiştirdik, epilasyondan bahsettik, güldük.

gece sonunda eve giderken ince giyindiğimden yakındığım için üstüme bir şeyler verdiler, fakat ablam benden ince olduğu için montları komik duruyordu üstümde. derken eniştem üstündeki poları çıkarıp verdi. pek sevdiğim iyi bir markaydı. o da yeni almış çok severek üstelik, pahalı da meret. üstüme büyük oldu, oldum olası büyük kıyafetlerin içinde olmaktan çok hoşlanırım. poları giyip eve gittim. bu arada bir daha geri vermemek için hain planlar kurmaya başladım. poları çaldırdığıma dair komik ve saçma bir hikaye anlatırken eniştem hiç düşünmeden hediye etti bana. bende daha güzel durduğunu, lafı bile olmayacağını söyledi. komikti. yıllardır hep abilik etmişti bana usanmadan. araba kullanmayı, bir yokuşun başında saatlerce dur kalk yaptırarak öğretmişti mesela. o günden sonra asla araba kaydırmadım.

sonra büyük ablam geldi. salonda dvd izlemeyi sevmediğimi söylediğim için odama bir dvd ve 24'ün full sezonlarıyla. hatta üşenmedi kurdu dvdyi. bense utanmadan küçük bir çocuk heyecanla tepinerek bekledim kurmasını.

sonra o çok yakındığım telefon faturasını ödediler. oysa çalışan bendim. üstelik faturayı da ödeyebilirdim.

anneme ortaklaşa almayı planladığımız uçak biletinin bana düşen payını ödememe izin vermediler sonra. oysa yine ve yine çalışan bendim.

demek benim bile hala korunması ve kollanması gereken bir tarafım kalmıştı. demek ismimin yanına eklenen harfte hafif histe ağır Hanım kelimesi bir şey ifade etmiyordu. ben o'nların küçük kız kardeşiydim. şımartılan, cebine para konan, koruyup kollanan bir çocuktum hala.

bir an hafiflediğimi hissettim. burada bahsetmediğim bir çok yük taşıyorum kalbimde hala. ama bir yerlerde kendimi kollarına bırakacağım insanlar olduğunu bilmek güzel. kardeş olmak çok güzel.

ben bu son haftada olanlar ve malesef soğuk tabiatim sebepli pek sık söyleyemediğim cümleyi burada söylemekten bir beis görmüyorum.

sizi seviyorum kızlar. ve yanılıyorsunuz uzaklara gidersem eğer sizi gerçekten çok özlerim :)

(kardeşlerim Şebnem ve Alev için)

24 Nisan 2014 Perşembe

İlah-i Adalet

bak;

hayat aslında tam olarak başkasında görüp küçümsediğin şeyleri senin de tastamam yapman demek.

ofiste 5 kişiyiz. 5'imize de tek tek sor yerin dibine sokar çıkarırız.

amma ve çokça lakin, sabah beri Demet Akalın'ın yeni şarkısını vecde gelmiş halde dinliyor ve söylüyoruz.

ama ben ekstra olarak söylerken arada alaycı ve nispetli bakışlar yapıyorum. klipsi hareketler falan. müstehzi müstehzi sırıtıyor omzumu attırıyorum.

sonra kendimi çeşitli klüplerde, kumsallarda uçuş uçuş kıyafetim, bittabi alaycı surat ifadem ve harika dansımla dosta güven düşmana korku veren şekilde bu şarkıyla coşarken hayal ediyorum.

hatta son tahlilde eski sevgilim de arkadaşlarıyla orada oluyor. hayran hayran beni izlerken ben son anda "sen kaybettin ve pişman olacaksın" bakışımı yapıp oradan çıkarken, o arkamdan kahroluyor falan..

aman kız n'apıceksin? kezban her yerde kezban işte...

neyseki bir kaç hafta sonra şarkı bıktıracak ve biz de, "abi Demet Akalın dinlemek ne ya?" şeklinde konuşup toplumun kabul edilmiş entellerinden olmaya devam edeceğiz..

14 Nisan 2014 Pazartesi

Beraat

günler geceler boyu süren mahkemeler kurdum kendime. sanık da, tanık da, hakim de, savcı da bendim.

"soruldu" dedim. "cevap alındı."
objektiflik duygumu yitirdiğim celseler oldu. salt kendimi suçladım yanlış giden her şeyden. çünkü sebepsiz yere biten her şey ömür boyu akla takılmaya meyilli bir soru işaretiydi. ve asla cevaba dönüşmüyordu.

aşkta, arkadaşlıkta her türlü ilişkide yaşanan kopuşlarda kendini suçlamak en rahatlatıcısıdır. çünkü vakti zamanında sana değer vermiş, veya öyle sanmanı sağlamış birinin sonradan seni sevmekten veyahut rol yapmaktan vazgeçmiş olmasınu kabullenmek kolay değildir.

"biz bittik çünkü beni artık sevmiyor, çünkü yeteri kadar sevmiyor, çünkü bir başkasını seviyor" gibi son derece basit gerçekleri kabullenmektense, "ben hata yaptığım için benden vazgeçti" limanına sığınmak daha az acıtır.

oysa esas olanın bir gerekçeye ihtiyacı olmaz çoğu zaman. nasıl ki hiç beklemediğin bir anda bir yabancıyı sevmeye başlayabiliyorsan, yine hiç beklemediğin bir anda sevmekten vazgeçebilirsin de.

10*neden işleminin cevabını aramaya benzer neden yürümedi sorusunun cevabı bazen.

cevabı olmayan bir sorunun peşinde harcanan bir hayat kadar israf edilmişi yok Sevgili okuyucu.

uzun uzun düşünüp kendimi müebbeete mahkum etmeye karar verdiğim gecelerin birinde anladım ben bu gerçeği.

duştaydım. şarkı söylüyordum.

"ben değildim" dedim. her şeyin suçlusu ben değildim.

ben etkiye tepki verdim çoğu zaman.

tamam biraz daha adil olayım. ben etkiye sert tepki verdim.

ama bir etken vardı işte. kafamdan uydurmamıştım. emin ol ardı ardına yanlış yapmama sebep olan tüm şüphelerimde dolaylı yoldan haklı çıktım.

evet suçlanmalıydım. ama tek hatalı olmak yerine belki de yeterince olgun davrananmamakla.

beni huzursuz eden o yetersizlik hissini (az sevilme, sadakatsizlik vs.) ya doğru değilse deyip bastırmaya çalışmak, her açıdan daha huysuz, daha hırçın, daha çekilmez biri yaptı beni.

sevgime kıyamayıp kalmak yerine gitmeyi tercih etseydim belki daha az zarar vermiş olacaktım her şeye.

suçlamalardan beraat ettirdim kendimi.

ben mükemmelim :)



2 Nisan 2014 Çarşamba

Bar

ayaklarım yalnız başıma nasıl gidilir bilmem sandığım yolları ustalıkla alıyor. hızlı hızlı yürüyorum. ince giyindiğim için üşüyorum, daha da hızlı yürüyorum.

etraf sakin, hem hafta içi hem de erken bir saat. buraların müdavimleri bu saatlerde düşmez buraya.

"umarım bana servis yaparlar" diye düşünüyorum. sonra saçma geliyor. tabi yaparlar. saati mi olacak?

köşeyi dönüp aradığım yeri buluyorum. bu saatlerde ne tuhaf görünüyor. önünde bir sürü sigara içen danseden, yalpalayan insan yokken kendimi Hogsmeade'de Üç Süpürge'ye gelmiş gibi hayal ediyorum.

içeri giriyorum. tuhaf bir şekilde aydınlık. oysa son geldiğimde zifir gibiydi. dip dibe dansettiğim insanların yüzünü bile seçememiştim. kimse yok. barın arkasında şişeleri dizen barmen hariç.

beni görünce gülümsüyor. beklentiyle bakıyor yüzüme. yol falan soracağım zannediyor sanırım. ben de gülümsüyorum. sanırım biraz mahçup hissediyorum. "biraz erken ama servis yapıyor musunuz?" diyorum beklediğimden biraz daha tiz bir sesle. "aaa" diyor barmen biraz şaşırarak "aa tabi buyrun, ne hazırlayayım?"

hafiften affallayarak duruyorum. burasını hiç düşünmemiştim. çok sevdiğim damla sakızlı kokteyller nedense aklıma balgamı getiriyor. irkiliyorum. ıyy niye böyle bir şey düşündüm ki? bira çişimi getirir. hem hızlı ve pratik değil. şarap? öğğ fazla sofistike hem de başımı ağrıtıyor? tekila? herifin önünde bardak yalayıp shot atmak istemiyorum. rakı? hah işte gerçek bir kamyoncu tavrı. aç oradan ablana bir de müslüm diyeyim oldu olacak..

barmen duraklamamdan anlıyor kararsızlığımı, "sert, hafif nasıl bir şey istersiniz?" diyor. ani bir ilhamla başımı kaldırıp "buradan gideceğim yere kadar gidip neşeli bir muhabbet edebilecek kadar ayık, gece boyu asla ağlamayacak kadar sarhoş edecek bir şeyler" diyorum. boş boş bakıyor tabi. fazla şairane oldu. hemen toparlama gayretiyle biraz da utana sıkıla "ben şu renkli şekerli kokteylleri severim ama adlarını bilmem" pek deyiveriyorum. gülümsüyor. "çivi" diyor.

2 dakika sonra yeşil buzlu bir bardağı önüme sürüyor. gülerek "kokteyl şemsiyesi de ister misin bari diyor?" ben de gülmeye başlıyorum. "pipetlere takılan akerdeon gibi süslerden varsa alırım" diyorum. "tabi" diyor, "müşteriler gelmeden şu yanar döner spagetti süsleri asayım da" hepten kopuyoruz ikimiz de.

"güzel gülüyorsun"  diyor. sen demeye başladı bile. barmenler oldum bittim sever beni zaten.
derin bir nefes alıp bekliyorum bana neden bu saatte yalnız başıma içtiğimi sormasını, açıkçası biraz ev yapımı barmen bilgeliğine hayır diyemeyeceğim...

fakat o işini yapmaya devam ediyor. anlaşılan beni dinleyip bana öğüt verecek kıvamda değil. neyse diyorum içimden. "ben bir şey daha alabilir miyim bu bitti de?" "çikolatalı süt?" diyor gülerek. yok diyorum. margarita olsun!

margaritayı önüme koyduğunda "evli misin?" diyor. parmağımdaki yüzüğü nikah yüzüğü sandı. "yoooo" diyorum gülerek. "evlenmeyi düşünebileceğim tek adam beni sevmiyor." "başkasıyla da evlenmek istemem zaten. çok mükemmel bir baba olurdu biliyor musun? diyorum. işin acı tarafı ben anne olmak istemem.
ama isteseydim, çocuğumun babası da o olsun isterdim."

bir shot bardağı koyuyor önüme, anında dikiyorum kafaya. şekerli ve keskin.

"seviyor musun hala?" diyor. peeeh. olayı tamamen yanlış anladı. aşk acısı çekiyorum sandı. alakası yok.

"yok be" diyorum öyle bir şey değil. sadece mutlu olmak için sebepleri kaybettim bir süredir. sanki birisi hayatımın pause tuşuna bastı. ve o tuşun nerede olduğunu sadece o biliyor. ben uzun zamandır arıyor ama bulamıyorum...

"güzel anlattın" diyor. pause tuşu diye mırıldanıyor.

"ee diyorum dayanamayarak "bir şey demeyecek misin?" bana biraz barmen bilgeliği teklif etmeyecek misin?

"sence" diyor "bilge olan biri gelip burda içki servisi yapar mıydı?"

gülüyorum.

"güzel gülüyorsun cidden" diyor.

"sen de diyorum" ayaklanırken. başım dönüyor ama yürüyemeyecek gibi değilim.

çok cüzi bir hesap alıyor benden.

"o zaman kolay gelsin bilge barmen" diyorum.

"benim memleketimde bazı geceler dağlara alev almış gibi gelir bakınca" diyor "oysa gördüğüm şey doğan güneşin yansımasıdır, gün ağarınca anlarım.."

"bak bu iyiydi işte" diyorum. barın arkasından çıkıp çekingence geliyor yanıma, elini uzatıyor kuvvetlice sıkıyor elimi. sonra aniden sarılıyor bana. vücudunu çok yaklaştırmadan araya mesafe koyarak. en ufak bir rahatsızlık vermeden. sırtımı pıtpıtlıyor. "acı yok rocky" diyor.

acı yok...






31 Mart 2014 Pazartesi

Dönemez beni ölür sanmıştı
Dönemez buna alışacak
Dönemez bana bir söz vermişti
Dönemez bu söz tutulacak.


dinle

29 Mart 2014 Cumartesi

Ah

yanıbaşımda durur gibisin,
hasretin büyütür bak seni. 
ah...
bu kadar uzak olup, kalbimde uyuman ne tuhaf.

24 Mart 2014 Pazartesi

Çay

birikimini anılardan yapmış bir insanın bazı şeyleri unutmak için alzheimer olması gerektiğine dair inancımı yitirmeye yüz tuttuğum günlerden biriydi unutmaya karar verdiğim an.
henüz 28 yaşındaydım, demans için bile erken sayılırdı, filmlerde oluyordu böyle şeyler ekseriyetle. hem o'nu unuttum diye arkamdan kahrolmayacak biri olmadığı sürece demans olmakta anlamsızdı. ben kısa vadede bana fayda sağlamayacak her şeyden uzak durmaya yemin edeli 198 gün oluyor..

uzak geçen yüzlerce gün. seneyi de devirdik. ne yapmalı? tüm birikimini kumarda yiyen bir kumarbaza emanet edip "bunları da harca, çatır çatır ye, kaybedersen de helali hoş olsun" diye vermeye kalktım anılarımı.
"benim oynadığım salonda bunlar geçmez" dedi. 

unutamadığın anılar değil aslında, bir türlü dolduramadığın o boşluk hissi. kış günü camı kırılmış bir pencere kenarında oturmaya benziyor. o camı değiştirip yerine yenisini koymazsan, hiç olmadı geçici bir örtüyle kapatmazsan o deliği, o soğuk taa iliklerine işliyor. benim soğukla aram hep çok iyidir fakat bu üşütüp hasta olmama engel olmadı hiç. 


acı hafifledi, yastığımın altında tuttuğum anı kumbaramı kırmak için alzheimer olmayı beklemedim, bir şeye ne kadar çok odaklanırsan bir süre sonra o kadar çok sıkılırsın düşünmekten'i tecrübe ettim.
yüzleşmekte, hatırlamakta, ağlamakta, üzülmekte, uyuyamamakta beis görmedim.
kalbim bir sebepten dolayı öne çıkmaya çalıştıkça ona mantığımla çelme taktım, ona vurdum, onu kırdım.


işte yine bir cumartesi gününe uyandığım o sabah sordum kendime. "ben ne yapacağım?"
"ne demek ne yapacağım? kahvaltı edeceksin işte" dedi bana ses.

kalktım. iki dilim tahıllı ekmeğin arasında 2 dilim kaşar koydum. biraz da zeytin ezmesi sürüverip attım tost makinasına. 

her şeyi bilen bir adam vardı bi keresinde çay demlemişti bana. "ben çok güzel çay demlerim." demişti elime fincanı verdiğinde.

ben pek çay içmezdim ama o çay gerçekten çok lezzetli gelmişti.

sonra bastım ketıla suyu ısıttım. bir fincan dolusu çay yaptım kendime. fena da olmadı. yarısını içtim afiyetle.
beni görse çok gurur duyardı.

bir dönem kahvaltı etmeyi pek severdim, sabahları neşeyle uyanırdım, güneşe yüz verirdim pencereden, ısınırdım. 

bir gece evvel çok sevdiğim biri bana ''mutsuz şeyler yazıyorsun, üzülüyorum, her sabah okuyorum ve üzülüyorum'' demişti.
o'na yazmak için, bir şeylere değinmek için onu yaşıyor olmanın gerekmediğini söyledim, onu ikna ettim üzülmemesi için.
artık bunları okurken üzülmeyecek, ben de yazarken üzülmemeye devam edeceğim, bazılarını yaşarken, bazılarını yazarken, bazılarını hatırlamaya çalışırken üzülmenin dibini gördüm çünkü.

20 Mart 2014 Perşembe

not

ameliyat falan olmuyorum amk. doktor fos çıktı. uyardığım halde bana penisilinli ilaç vermesi sonucu geberip gidiyordum şu genç yaşta.

söylediği burun, bademcik ve küçük dil ameliyatlarını da hiç gerekli bulmadı başka doktorlar. burun kemiğinin alınması gerekliymiş bir tek. o da çok mühim değil.

ne pezevenk insanlar var ya. ne istedin benim bademciklerimden be adam!




15 Mart 2014 Cumartesi

Günce

"seni 3 aşamalı ameliyat etmemiz gerek" dedi doktorum. üstelik yalnız gitmiştim muayeneye. uzunca bir süre taş kesilmiş olacağım ki "üzülme yaşam kaliten bak nasıl artacak sonra" dedi. yaşam kalitesiymiş peeeh. "bizimki bir süredir bim yaşam, le yaşam doktor amca" diyemedim.

"ameliyatın bir aşaması da burun olduğu için, hazır elin değmişken şeklini de bir düzeltirsin o zaman " diye bir mutluluk sebebi cıvıldadım kendisine. "ben estetisyen değilim kızım" dedi. hah! kıçım. ben senin  neşterinin altına burnumu koymayı kabul etmişim sen yarıp kıracaksın ama düzeltmeden kaldıracaksın beni. yok öyle iş doktor civanım. zaten ameliyat işini kabullenmek zor "hadi ucunda hokka gibi bir buruna sahip olmak hayaliyle bir ihtimal belki kabullenirim" diyorsun. başka türlüsü güç.

neyse boğazımla ilgili olan kısma hiç girmiyorum. o kısmı düşünmek bile istemem. en nihayetinde boğazımı ses tellerimi ne kadar iyi ameliyat ederse etsin, açıp da kimseye gösterip hava atamam. french kissler de görüntülü değil be babam, bu iş neresinden tutarsan tut zarar bana.

zaten benim çok sağlıklı olmak gibi bir iddiam da olmadı. son zamanlarda habire kısılan sesimin seksi olduğuna bile inandırmıştım kendimi. baş dönmeleri ise dramatik bir hava katıyordu bana. devamlı akan burnum ise, hmmm o pek bir şey katmamıştı doğrusu. elimde beyaz bir mendille habire burnumu kurcalıyor, makyajımı da mahvediyordum. bu arada mendil üreticileri niye siyah mendili hiç düşünmüyorlar yahu. çok daha gotik olmaz mı? yalnız ben gotiklikten nefret ederim. bana buhranlı yılları hatırlatırlar nedense. evet yapı itibariyle sık sık buhranlar geçiririm ama sadece yalnızken. mesela şu gonca vuslateri. ben böyle uyuz bir insan görmedim hayatımda yahu. seviştikten sonra ağlayıp şiir yazarmış. niye abi. ben yüzümdeki sonsuz sırıtmaya mani olamayıp sevgilimin göğsünde yatarken " ulan çook mutlu olucaz galiba" diye hayal kurarım mesela. kurardım yani. yaklaşık 87 senedir sevgilim yok da..

narkoz yedikten sonra ölürüm diye korkuyorum aslında. genel olarak ölmekten korkuyorum. buradaki sevdiklerimi özlerim diye. bir de ailem çok üzülür diye galiba. yoksa ameliyatlar ölümcül değil herhalde. gerçi belki sonrasında enfeksiyon kapar öyle ölürüm. ya da hastahane mikrobu? ıyy.

ben narkozdan ayılırken çok salak oluyorum bir de. 3 sene evvel eşşek cennetine gitmem yakınken beri aniden ameliyata aldıklarında uyandığımda beni uyandıran yakışıklı erkek hemşirenin eline yapışıp "beni bırakmaaaa, yanımdaaa kal" diye odamda dakikalarca tutmuşum. asdfasaddadsad. 

şimdi de uzun zamandır içimde sakladığım ne varsa onları sayıklayarak uyanırım diye korkuyorum.
o'nun adını sayıklarım diye belki.

narkoz zor iş.

10 Mart 2014 Pazartesi

Roz'dan

"Sana bugün, seni neden sevdiğimi söyleyecektim, ama ülkenin gündemi buna müsaade etmedi, ben sana ''seni neden seviyorum biliyor musun'' diyecektim ama kapımın önünde bir adamın kafasına sıkmışlar bugün, ben sana seni neden sevdiğimi söyleyecektim ama siyah bir arabanın içinde kafası omzuna düşmüş çok kırmızı bir yüz gördüm bugün, benilkdefaölübiryüzgördüm..
Ben oysa sana varmak için en rahat ayakkabılarımı giyecektim, içimin en kuytusunu alacaktım yanıma, kaygılarımı, endişelerimi sabah kahvaltıda yemiştim çünkü, sana kusursuz, sorusuz gelecektim, bir şarkı duymuştum çünkü balkonda kahve içerken ''ama kendinden yanadır ya hep yürek, feda edip aşkı, korur ya kendini''
İşte ben kendimi sana karşı korumam gereken herhangi bir durumun var olmadığından bahsedecektim.
Ben sana bugün ''seni nasıl seviyorum biliyor musun'' diyecektim ama biri vurduğum kıyılardan beni çekti ve bana hiç geyik görmediğini söyledi, sana ben seni neden seviyorum biliyor musun diyecektim ama alt yazı geçti, kar geliyormuş, yağmur geliyormuş, gelmezse yazın kuraklık olacakmış.
Sana niye geldim biliyor musun diyecektim, çünkü sana seni neden sevdiğimden bahsedecektim, ölü filleri içimden ayıklamama yardımcı olmanı rica edecektim senden.
Seni seviyorum ama neden biliyor musun diyecektim, yollara hep benimle çıkıyorsun çünkü, diyecektim ki ben kahvaltıları seninle sevdim, nefes almayı da, uyumayı da.
Aynaya baktım, aynaya baktım, aynaya, aynada kendime baktım.
Ayna bana ''gitme'' dedi, ayna bana ''artık gelme'' dedi."

2 Mart 2014 Pazar

Blog

saat 14.10 itibariyle ikinci kahvemi içip bir portakallı kurabiyenin yarısını dişlerken, kendimi spora gitmeye ikna etmeye çalışıyorum.

pijama ve sabahlıkla yatakta oturup en sevdiğim bloglarda gezinirken minik müzik setimde Zuhal Olcay'ın en sevdiğim cd'si çalıyor.

bütün günü aynı tembellikte geçirebilirim.

yine de size anlatmak istediğim bir hikaye var..

annemlerin rahmetli komşusu çullu emine'nin hikayesi bu.

"ne yapıyorsun emine" diye hatır soran herkese farklı işleri aynı kalıba sokup cevap veren emine.

yemek yapıyorum, YAPMASAK İYİ AMA KADINLIK...

çamaşır yıkıyorum, YIKAMASAK İYİ AMA KADINLIK.

düğme dikiyorum, DİKMESEK İYİ AMA KADINLIK..

:)

işte ben bir sonraki yazımda Çullu Emine ve kocası Yandı Para Osman ile ilgili bir hikaye anlatacağım size.

anlatmasam iyi ama kadınlık :)))


24 Şubat 2014 Pazartesi

Gülümse

bazen gülüyorsun ama gülüş gözlerine hiç ulaşmıyor. dudaklarını gerip ritmik sesler çıkardığın bir yalana dönüyor iş. o içini ısıtan iliklerine kadar titreten karnını ağrıtıp gözünü yaşartan gerçek kahkakalar her zaman atılmıyor nedense.

bunu geçenlerde bir market rafına bakarken keşfettim. sesli bir kahkaha sonrası yüzüm öyle ani eski şekline döndü ki, yani bir kahkaha bu kadar mı bıçakla kesilmiş gibi biter.

sonra bir fotoğraf gördüm koca bir gülümsemeli, gözlerde zerre izi yok.

çikolata yemek istedim o an. tatlı bir şeyler yemek istedim. yasaktı bana kendime hatırlattım. ağlamamak lazım geliyorsa gider bir kahve alırım kremalı o da iş görür dedim. kahvemi söyledim. bu kez ekstra shot koydurmadım nispeten daha tatlı olsun diye. ve fakat takribi 5 yudumdan sonra devamını içemeyip attım. çok tatlı olmuştu çünkü. çünkü ben kahveyi karakterli severdim.çünkü kahve dediğin benimse şayet biraz zıkkım gibi olmalıydı.

bir daha fotoğraflara hiç bakmayacağım.

20 Şubat 2014 Perşembe

10 Şubat 2014 Pazartesi

Ağır yanık sızıları

ne olduğunu biliyor musun? bu yetersizlik hissiyle nasıl başa çıkılabileceğini?

ben bilemiyorum. anlatmayı deniyorum sadece ara ara. anlatınca daha katlanılabilir. zehri dışarı akıtmak bir nevi. fakat zehir senin içindeyse zaten o da bir yere kadar faydalı.

her sabah hayal kırıklığıyla uyanmak bu. bununla yaşamak da öyle kolay değil. ama öğreniyorsun.
yine de kendini hep eksik hissediyorsun. yapamadığın, olamadığın her şey için. güleryüzlü fotoğraflar sana acı vermeye başlıyor. bilhasa birden fazla insan barındıranlar..

en son ne zaman mutlu hissettiğini hatırlamamaya başlıyorsun. bu sebeple mutsuz olmak da olmuyor hissettiğin bir süre sonra. sen duran bir hayata alışıyorsun.

herkesten çok gülüyorsun. eğleniyorsun da. sonra bir an, o his, kulaklarını parçalayacakmış gibi olan, mideni bulandırıp gözlerini yakan o melun his gelip çöküyor omzuna. belki birkaç saat, belki birkaç gün. insansız kaldıüın her an gözlerinin yaşlarını saklamaya çalışıyorsun. (ben kendimi sokağın, metronun ortasında yere atıp ağlamayı bazen öyle çok istiyorum ki.) sonra sorumlulukların geliyor aklına, bu sebepsiz gözyaşlarının tuhaf şeylerle anlamlandırılmasını istemiyorsun. gizliyorsun. içine ağlıyorsun. sen ki zamanında senin için ağlayan sevgilini erkekler ağlamaz diye ayıplamışsın.

gidip kendine bir bıçak saplamak da kolay esasen. ama yaşamak güzel. kaçmayı tercih ediyorsun. küçük pembe sakinleştiricilerine sığınıyorsun veya kadeh kadeh içki. uyuşunca hayatta kalmak daha kolay geliyor o hezeyan anlarında.

insanın yaralarına hayatta tek bir insan merhem olabiliyor bir yaşama esnasında. ve çoğu kez o insan uzaklarda..

benim yaralarımı açan değil ama onlara ilaç olan o insan da uzaklarda. benim yarattığım o millerce engellerin bir ucunda. beni unutmuş olmasından ölesiye korksam da, kendimi biraz da böyle tutuyorum. unuttu beni nasılsa diye uzak duruyorum. 

sonra hayat devam ediyor, güneş doğuyor. yine gülüyorsun. mutlu hissediyorsun yine.

ama zuhal olcay'ın "yalnızlığım" şarkısı ne zaman çalsa ama, ne zaman çalsa mutlaka ağlıyorsun. illaki ağlıyorsun.

şimdi de çalıyor.

ya zor be..

her sabah hayal kırıklığıyla uyanmak zor.

herkesin millerce yol katettiğini görüp kendinin yıllarca aynı yerde saydığını görmek zor.




4 Şubat 2014 Salı

Bekarlar İçin İlişki Rehberi

yoğun geçen siyasi gündemde kıymetli oyumu kime versem diye düşünürken ülkemizde varolan eksik parçayı buldum.

evet bu çılgın ülkede bekar insanlar için belirlenmiş çeşitli ilişki kuralları ve yaptırımları yoktu. erkeği marstan kadını venüsten olan bu iki ordu bridget jones'un da dediği gibi devasa bir ilişki okyanusunda birbirine yabancılaşıp duruyordu.o halde bu işe elimi atma zamanım gelmişti. bekarlar için bir rehber niteliğinde olacak bu manifestoyu yazmaktan beni kimse mahrum edemezdi.

buradan tüm siyasi oluşumlara sesleniyorum. hayata geçirdiği bu oluşumu destekleyen benim oyumu kazanır. iyi oynayan kazansın!! let the game begin!

bekarlar için flört ve ilişki kuralları (yazan g.b)

*flört aşamasına gelmiş çiftlerin mesajları kayıt altında tutulmalıdır. flört esnasında taraflardan biri olduğundan başka birisi gibi davranır, yalandan anlayışlıyı oynar, tutamayacağı sözler verirse deliller incelenip tarafın suçlu bulunması halinde 62 lira para cezasına çarptırılması ve bundan sonraki ilk ilişkisine yaptığı tüm götlükleri itiraf ederek başlaması gerekmektedir.

*flört eden taraflardan biri bunu ilişkiye çevirmeyip sadece duygusal deliğini kapatmak için kullanıyorsa bunu diğer tarafa açıkça söylemeli, aksi taktirde bu hal "nitelikli adam dolandırma" suçu adı altında yargıya intikal edecektir.

*hali hazırda yeni başlamış bir ilişkide taraflardan birini sadece uyuyacağız diye eve çağırıp eylemi sekse dönüştüren tarafa eğer şikayetçi olunursa "kasıtlı manipülasyon" suçundan 74 lira para cezası, yıl olmuş 2014 hala bu numarayı yiyen tarafa da" yüzyılın enayisi" olmak suçunda 156 lira para cezası uygulanmalıdır.

*seksi bir bağlayıcılık mührü olarak gören tarafa "katıksız kezoluk" kapsamında 1 sene boyunca saçı iki yandan örüp uçlarına kurdele bağlama, basma etekle gezme cezası verilecektir.

*sekse gelene kadar ciddi bir ilişki imajı verip seksten sonra kaçma tribine giden tarafa "piç bir abaza" olmak suçundan 2 sene seksten men cezası verilip denetime tabi tutulacaktır.

*ilişki esnasında ortak yapılan sosyal aktivitelerin bedelini tek bir tarafa yıkma eğiliminde olan kişiye "en az 18 lüks içerikli aktivite buluşmasında tüm masrafı karşılama" cezası verilecektir.

*ilişki süresince yersiz tripler ve kaprislerle partnerini bunaltıp üzen tarafa 2 yıl boyunca "hmm, ok, peki, sorun değil, neyse, boşver, ayrılalım, iyi eğlenceler sana, yatıyorum ben, hastanedeyim," kalıpları yasaklanacak, her trip için 56 lira para cezası ödemeye mahkum olacaktır.

*ilişki süresince meramını açıkça ortaya koymaktansa "evli çiftleri görünce iç çekmek", "ailem ne zaman evleneceksin diye soruyor" demek "minik bebekleri severken partnere imalı imalı bakmak", "eline de çok yakıştı" demek, "beni isteyen bir komşu varmış yalanını atmak" tarzı sinsi davranışlar "gizlice subliminal mesaj vererek kişiyi istemediği bir davranışa azmettirmek" suçundan en az 2 sene ilişki ve evlilikten men cezasını beraberinde getirecektir.

*27 yaşını geçip bekar kalmış kadınlar toplumda yeni bir saygınlık statüsü kazanmış demektir. (iş bu manifesto da o'nlar survivor olarak anılacaktır.)

*37 yaşını geçip bekar kalmış erkekler çirkin değillerse "tehlikeli tür" olarak adlandırılacak ve kadınlar bu adamlara karşı uyarılacaktır.

*evlendi diye çılgınca bir yücelik sarhoşluğuna kapılan kibirli evlilerin bekar arkadaşlarına ikide bir "ee sen ne zaman evleneceksin?" "hayatını ne zaman düzene sokacaksın" tarzı aşağılayıcı soruları soru başına 350 tl para cezasıyla cezalandırılacaktır.

*bekar şahısların hayatını temelde kendilerininkine benzemiyor diye düzensiz olarak nitelediren kibirli evliler bu manifestoda artık "göt" olarak nitelendirilecektir.

*kibirli evlilerin bekar arkadaşlarını "sıkıcı, tipsiz, geçkin" bir diğer bekar arkadaşa ayarlama temalı çalışmaları kaba etlerine iğneyle 15 defa "bir daha kimsenin hayatına burnumu sokmayacağım." yazısı yazılarak cezalandırılacaktır.

*kibirli evlilerin bekar arkadaşlarına ikide bir çocuklarının fotoğraflarını göndermesi, "bugün de bunu yaptı" temalı konuşmaları ve "hadi çocuğumu takdir et ve o'nu sev" beklentili bu hareketleri kesinlikle yasaklanmalı. bekar taraf talep etmediği sürece bu tip paylaşımlar en az 3 ay her türlü sosyal mecrada çocuğuyla ilgili hiçbir şey paylaşmamak cezasıyla yargılanmalıdır.

*kibirli evliler veya yaşlı akrabalar ilişki yaşayan bekar bir çifti gördüğünde " ee sıra sizde meh meh meh!" tarzı ilişkinin bütünlüğünü bozucu, onur kırıcı cümleler kurarsa 500 lira para cezası ödemeleri gerekir.

*taraflardan biri diğerini seviyormuş gibi yapıp kendine aşık eder ve sonra terkedip giderse "canavarca hisle adam öldürmek" suçundan yargılanmalıdır.

*2 tarafta birbirini sevdiği halde gururdan ayrı kalıyorlarsa taraftarına bir ceza uygulanması gerekmemektedir çünkü zaten ömür boyu mutsuz olma cezaları kendileri tarafından kendilerini kesilmiştir bile.

*ayrılık sonrası taraflar için "alkol, kozmetik, giysi, tatlı, yemek, mendil, acıklı dvdler" gibi zaruri ihtiyaçlar için devlet bir "bekar fonu" oluşturmalı, biten ilişkinin derecesine göre taraflara bu fondan gerekli ödemeyi acilen yapmalıdır.

*işte bu kurallar her vatandaş tarafından öneri ve eklemelere açıktır.

iyi günler.


31 Ocak 2014 Cuma

O'na

bugün tam 1 sene oldu sen gideli.

hani 1 ay içinde eriye bite gittin ya, işte o zamandan bu zaman tam 1 sene.

aklımda son gecemiz var hep. benim canım cips istedi deyişim. senin gecenin yarısı ayaklanıp almaya gitmeye kalkışın, sonra beraber kol kola gidişimiz markete. hatırlıyor musun kısacık yolu çok zor yürümüştün. ben daha bilmiyordum o zaman senin ebediyete hazırlandığını.

yorganı kafana kadar çekip uyurdun hemen. çok bağırırdın gece uykunda. janti adamdın. çok yalnızdın. kızların seni terkedeliberi benle doldurmaya çalıştın o boşluğu.
bembeyaz milyon tane saçın olduğu halde "keltoş" deyip kafana öpücükler kondururak severdim seni ne hoşuna giderdi ama :)

makarnayı ne çok severdin sen.

kızdığında dünyayı yakar, çabucak sönerdin. "annen" derdin, "annen benim elimde kalan tek şey.."

hastanede hani o utana sıkıla canının meyveli yoğurt istediğini söylediğin gün, hani almıştım da iki kaşık yeyip tonlarca istifra etmiştin. hani çarşafın kirlenmişti de söylemeye utanmıştın, işte ben o gün sana para bırakmıştım ya, benim arkamdan her gelene çocuk gibi çıkarıp göstermişsin parayı "Gönül bana para bıraktı" diye. her gelen anlattı bana bin kez. ben ilk kez acı nasıl da kalbi tuzla buz edermiş öğrendim..

"ben herhalde öleceğim, annenden ayrılmayı hiç istemem keşke yanınızda kalabilsem demiştin" kalamamıştın.
tam 750 km uzağa gittiğin gün ölüverdin. sonra orada bir yere gömdü kızların seni. ben vedalaşamadım seninle.

inanır mısın daha geçenlerde kar yağdığı gece kapı çaldı, "aaa dayımdır bu!" diye kapıya koşturdum. sonra herkes sustu. sonra ben de sustum. gerçek gibiydi. ilk kez o zaman anladım öldüğünü. ne kalın kafalılık ama.

işte şimdi tam 1 sene oldu. ben senin gerçekten ait olduğun yerde olduğuna inanıyorum.
ama seni özlüyorum.

21 Ocak 2014 Salı

Ayrıntılar

"hiçbir şeye inanmadım uğrunda ölecek kadar,

inanlara imrendim, o zaman yaşamak çok kolay.."

17 Ocak 2014 Cuma

Köylü

70-80'lerin yabancı vücut şampiyonu starları tarzı beyaz tişört giymiş, 
bol kotunu neredeyse göğsüne kadar çekmiş, steroid basılmış vücudu üstten genişlemiş ama boyu kısa olduğu için yapılıdan ziyade iyi gelişmiş bir  mantar gibi görünüyor. 
"benim tarzım var abi" mesajı yüklü bakışlarla etrafı süzüp takdir edilmeyi bekliyor sanırım. 
bense arkadaşlarımı dürtüp O'nu gösteriyor "şu kıyafete bakın lan ahuhauaha" deyip gülme krizlerine giriyorum. 
bittabi burası bir moda dergisi. 
ve açıkça ortada ki benim vizyonum sıfır. 
biliyorum. 
tam bir köyluyüm...

8 Ocak 2014 Çarşamba

SPY

ülkecek travmatik zamanlar geçiriyoruz. açıkçası olanları endişe verici bulsam da sağda solda "politik görüşünü bir diğer görüşe hakaret etmek" olarak ortaya atan insanları daha da endişe verici buluyorum. birkaç parçaya bölünmüş bu ülkede tarafı ne olursa olsun birçok insan "kurumlu dangalaklar" gibi davranmaya başladı. sosyal medyadan kusulan nefretler ise oldum bittim bana gülünç geliyor adamın yaklaşık 70 takipçisi var ve asla okumayacak birilerine hitaben " yok olacaksınız köpekler, sizi bitireceğiz" falan diye haykırmakta beis görmüyor. bense tüm bu olanlar için kendimi fazla yorgun hissediyorum. politik görüşümü kendime saklamayı öğreneli çok oldu. ve kimsenin beni siklemediği bir ortamda salak saçma şeyler yazacağıma odamda aynanın karşısında bağırmayı tercih ederim.

neyse o'nlara cevabımı sandıkta vereceğim. o'nları sandığa gömeceğim. asdfasfdgf. doğrusu bugüne kadar oy attığım kimse iktidara gelmedi. bu sebeple kendimi birilerine sandıkta haddini bildirecek kadar da yetkin hissetmiyorum. bir zamanlar en yakın arkadaşım eğer gerçek bir liberalsem oyumu ismi "özgürlük partisi" gibi bir şey olan bir partiye atmam için kafamı şişirir dururdu. ergenlik yıllarımda ise annemler hangi partiye oy atacaklarını söylerlerse inat olsun diye aksi partiyi savunur, kendimi bağımsız ve havalı hissederdim. ahh hatırlıyorum da bir zamanlar Necmettin Erbakan'ın üstüme devrildiği rüyalar görürdüm..

bir kanaat önderi olamayacağımı anladığım o meşum yıllardan beri siyasi görüşlerimi kendime saklıyorum işte. ama bir taraftan da iyi oldu. bazı akrabalarım ve arkadaşlarımın ne kadar salak olduğunu keşfettim bu sayede.
yani bir takım temel meseleler söz konusu olunca tabi. yoksa akli olarak salak olduklarını söylemek haksızlık olur. iyi insanlar hepsi. sadece biraz fazla heyecanlı ve "inanmışlar"
bakın "inanmışlık" burada iğneleme içeren bir sözcük. sık sık saçma sapan şeylere kendini adayan insanlarla "inanmış bu ya" diye dalga geçerim. (aslında alay ederim yazmıştım ama sildim sonuçta alay etmek son derece çirkin bir kelime ve yokuş aşağı inerken yuvarlanmaktan korkan biri kim oluyor da başkalarıyla alay ediyor be?)

neyse az evvel annem kardeşimle telefonda hükümet eleştirisi yaparken (bunu yapmaya bayılıyorlar) bir anda sesini yükseltip yüksek perdeden konuşmaya başladı. "evet evet açıkça söylüyorum eğer bu telefonu dinliyorlarsa bilsinler ki hepsinden nefret ediyorum, naparlarsa yapsınlar, alıp hapse atsınlar beni gerekirse, hakkımı helal etmeyeceğim, hırsızlar, duyun işte duyun." peeh daha fazlasını dinlemeye içim elvermedi.
bakın bence sıradan insanların sorunu bu. hayatı fazla ciddiye alıyorlar. yani baksanıza koskoca bakanların telefonu dinleniyor ama adamlar bunu zerrece düşünmeden rüşvet pazarlığı falan yapıyorlar. ve benim emekli bankacı annem bir şekilde telefonunun dinlendiğini düşünüyor. tabi bu sadece anneme özgü bir tutum değil. birçok arkadaşım da aynı kanıda. "ohh telefonumuzu dinliyorlar, bizi fişliyorlar" iyi ama arkadaşım sen aşçısın, ya da bir moda sitesinde editör veya bir yedek parça şirketinde asistan. yani sahip olduğun hangi yüksek önemde bilgi için seni dinliyor olabilirler ki?

şimdi düşününce acaba benim de telefonumu dinliyorlar mı diye kendimle çelişen bir düşünceye kapılmadım desem yalan. zira bu kendi adıma son derece utanç verici olurdu. yolsuzluk falan yaptığımdan değil tabi, yaptığım en büyük yolsuzluk işyerinde içi abur cubur dolu bankomatları sallayarak içinden bedava cips düşürmekti. yani tabi bununla gurur duymuyorum..
ama düşünsene ya dinliyorlarsa? gay arkadaşlarımın saatlerce anlattığı ve giderek korkunçlaşan randevu ve seks maceraları (nefret ediyorum tabi ama ilişkileri böyle temelleniyor ve ben iyi bir arkadaş olmak için çaba harcıyorum, iyi arkadaşlar birbirilerine ilişki tavsiyesi verir.) sonra kardeşlerimle saatlerce "annem-babam ve diğer akrabalarımızı çekiştirmemiz, bir başka arkadaşa ilişkisiyle alakalı verdiğim berbat tavsiyeler, bir diğerine "götüm çok büyüdü rejim de yapamıyorum" diye sızlanmalarım, eski sevgililerimizi çekiştirmelerimiz, ayrıldıktan sonra günlerce "acabaağ beni seviyo mu haaa seviyo mu sen ne düşünüyorsun" diye beyin yemelerim. ve oh tabi birbirimizin arkasından yaptığımız onca iğrenç dedikodu. yani bakın kızlar arasında bu doğaldır. biribirini tanıyan gruplardaki kızlar adeta bir kısır döngüymüşcesine birbirilerini gömer durur ve sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederler.
tabi bana diğer kızlarla alakalı fikir soran tüm erkek kankalarıma " ah tabi bence de harika bir kız ama attığı twitler sence de biraz bayık değil mi, anlaşılan eski sevgilisini unutamamış ve niyeti bir koca kafeslemek, kilo almaya da müsait gibi, fazla makyaj yapıyor cildi kusurlu olabilir, meme çatalını göstermeyi seviyor teşhirci mi biraz ah hakkını yemeyelim kız güzel bir çift memen varsa göster felsefesini benimsiyor, demek ki kendine güveniyor, ama şu resimde biraz köylü gibi değil mi sence de, saç rengi kesinlikle yanlış, giyinmeyi pek bilmiyor gibi, ama tatlı kesinlikle tatlı, eminim bir sürü çocuk doğurmak ve aile olmak istiyordur ne harika değil mi senin bir ilişkiden beklentin buysa harika bir çift olacaksınız tatlım."

işte tüm bunları göz önünde bulundurunca eğer telefonum dinleniyorsa beni kesin "yüzyılın feci umutsuz kaltağı" olarak fişlemişlerdir. ya da "cehennemden gelen şirret kadın" sanırım bu da hapise girmem için yeterli değil. o halde bu konuya fazla kafa yormayacağım.

es kaza bu yazıya denk geldiyseniz ve sizde bir şekilde telefon numaram varsa beni haberdar edin :) dünyadaki varlığımdan haberdar olan insanları bilmeye ihtiyaç duyuyorum!


Tarabya'da uykusuz..

uyku sorunum öyle bir hal aldı ki bu gece de uyuyamazsam kesin kafayı yiyeceğime karar verdim.

böylesi kara geceler için sakladığım 3 tane xanax kalmıştı. aslında 5'ti ama 2'si uçak yolculuğu esnasında gömüldü. peeh uçak da düşmedi zaten ne savurganlık....

neyse gün bugündür kızım iç bir tane de uyu dedim. fakat sıçtığımın tabletleri nasıl olduysa kaplamalarının içinde parçalanmışlar. yani sadece biri. her zaman kötü haberi önceden almak isteyen biri olarak parçalanmışı içmeye karar verdim. evet elimdeydi. bir yarım parça, 2 minik parçaya bölünmüş bir çeyrek ve geri kalanı toz. siktir yaa elime döküldü. neyse 3 parçayı dikkatle bir araya getirip bi çırpıda yutuverdim. elime bulaşmış tozları da hoop şöyle bir yaladım. üstüne de su. harika! ağzımın içi zehir gibi. kendimi tamamen aklımı kaçırmış gibi hissediyorum. xanax tozları yalayan bir ucubeye dönüştüm. biraz daha mal. biraz dahaaaaa..

uykusuzluk berbat. ve sevgili dostum can'ın her seferinde iğrenç bir haz duyarak elini koluma koyup söylediği gibi "acı kadınlar içindir tatlım..."

6 Ocak 2014 Pazartesi

Hala

6 gün oldu. değişen hiçbir şey yok. şöyle bir etrafıma bakıyorum da herkes aynı şeyleri yapmaya devam ediyor. salak yine aynı salak, densiz yine aynı densiz, melankolik yine aynı melankolik..

koskoca 6 gün geçti. yani bilirsiniz tanrı dünyayı 6 günde yarattı falan ya, hani o sebeple şu 6 günde

kahrolası

bir şeylerin

değişmesini

bekliyor

insan.

oysa hala çoğu zaman kendimi keriz gibi hissediyorum. hala gece ışığı yakmadan salondan odama yürürken ayağımı ya da kafamı bir yerlere çarpıp, bir şeyleri devirip, hassiktir hassiktir hassiktir diye zıplayıp duruyorum evde. hassiktir..

hala telefondan şarkı açıp, mikrofon niyetine elime alıp hayali konserler veriyorum.

hala kendi kendime konuşuyorum. hala yemek pişirirken yemek programı sunuyormuş gibi yapıyorum.
hala birgün kıvanç tatlıtuğ'un alımlı sevgilisi bayan basun (soyadım daha havalı bir şey olabilirdi tabi ama bu en azından tek) diye haber olacağım güne inanıyorum.

hala doğum günümde arkadaşlarımın sürpriz bir şekilde beni tony shalhoub'a götüreceklerini umuyorum.

hala zamanında bir şekilde beni incitmiş biri veya birilerine inanılmaz laf koyuşlu bir ayar vererek son darbeyi vuracağıma inanıyorum.

hala birgün bensiz yapamayacağını anlayacağına inanıyorum. (haha ne hoş bir aldanış)

hala sonunda bir kilo alıp bir vermeyi bırakıp incecik olacağım günü bekliyorum. (memelerimi kaybetmeyeyim ama sevgili diyet tanrısı!!)

hala twitter'da muhabbetini çok bayık bulduğum bir-iki arkadaşı ayıp olmasın diye unfollow edemiyorum.

28 yıldır hala hiçbir ilişkim için zerrece emek vermemiş olmama inanamıyorum. biliyorum sonum yalnız ölmek ve alsas çoban köpekleri tarafından yendikten sonra komşularımın şikayeti üzerine 33 gün sonra 3 parça olarak halının üstünde bulunmak olacak.

hala mağazalara girip çeşitli elbiselerle dalga geçmeye bayılıyorum.

hala kendimce seks müziği olarak bestelediğim kısa bir melodiyi yerli yersiz mırıldanıp gülme krizine girmeye bayılıyorum.

hala bir heves delice flört edip iş ciddiye binmeye başlayınca vııızt aniden ortadan yok oluyorum. adamına göre bu da.

hala bu tertemiz 6 günde bile insanlardan o'nlara uzak olduğum, araya mesafe koyduğum, samimiyetlerine izin vermediğim konusunda sitemler duyuyorum.

hala elimden bir şey gelmiyor.

eskiden çok sevip yaşama sebebi saydığım şeyleri de artık o kadar sevmediğimi farkediyorum.

yani seviyorum. bir yerlerde sevdiğime eminim. ama hissedemiyorum. anlatamıyorum. var olduğunu biliyorum ama şu an öyle hissedemiyorum. geçici bir hafıza kaybı gibi.

kendilerini hiç istemesem de uzun zamandır peşimde bir iki adamın olmasına müsaade ediyorum. bana kendimi çekici hissettiriyorlar.

ama günün sonunda "şunu şunu yaptım, şuraya gitmem seni rahatsız eder mi?, iyi ya tamam o kızla takıl sen" diyebileceğim o adamı özlüyorum zaman zaman. ne tuhaf hala aynı resim karesi içerisindeyiz.