24 Nisan 2014 Perşembe

İlah-i Adalet

bak;

hayat aslında tam olarak başkasında görüp küçümsediğin şeyleri senin de tastamam yapman demek.

ofiste 5 kişiyiz. 5'imize de tek tek sor yerin dibine sokar çıkarırız.

amma ve çokça lakin, sabah beri Demet Akalın'ın yeni şarkısını vecde gelmiş halde dinliyor ve söylüyoruz.

ama ben ekstra olarak söylerken arada alaycı ve nispetli bakışlar yapıyorum. klipsi hareketler falan. müstehzi müstehzi sırıtıyor omzumu attırıyorum.

sonra kendimi çeşitli klüplerde, kumsallarda uçuş uçuş kıyafetim, bittabi alaycı surat ifadem ve harika dansımla dosta güven düşmana korku veren şekilde bu şarkıyla coşarken hayal ediyorum.

hatta son tahlilde eski sevgilim de arkadaşlarıyla orada oluyor. hayran hayran beni izlerken ben son anda "sen kaybettin ve pişman olacaksın" bakışımı yapıp oradan çıkarken, o arkamdan kahroluyor falan..

aman kız n'apıceksin? kezban her yerde kezban işte...

neyseki bir kaç hafta sonra şarkı bıktıracak ve biz de, "abi Demet Akalın dinlemek ne ya?" şeklinde konuşup toplumun kabul edilmiş entellerinden olmaya devam edeceğiz..

14 Nisan 2014 Pazartesi

Beraat

günler geceler boyu süren mahkemeler kurdum kendime. sanık da, tanık da, hakim de, savcı da bendim.

"soruldu" dedim. "cevap alındı."
objektiflik duygumu yitirdiğim celseler oldu. salt kendimi suçladım yanlış giden her şeyden. çünkü sebepsiz yere biten her şey ömür boyu akla takılmaya meyilli bir soru işaretiydi. ve asla cevaba dönüşmüyordu.

aşkta, arkadaşlıkta her türlü ilişkide yaşanan kopuşlarda kendini suçlamak en rahatlatıcısıdır. çünkü vakti zamanında sana değer vermiş, veya öyle sanmanı sağlamış birinin sonradan seni sevmekten veyahut rol yapmaktan vazgeçmiş olmasınu kabullenmek kolay değildir.

"biz bittik çünkü beni artık sevmiyor, çünkü yeteri kadar sevmiyor, çünkü bir başkasını seviyor" gibi son derece basit gerçekleri kabullenmektense, "ben hata yaptığım için benden vazgeçti" limanına sığınmak daha az acıtır.

oysa esas olanın bir gerekçeye ihtiyacı olmaz çoğu zaman. nasıl ki hiç beklemediğin bir anda bir yabancıyı sevmeye başlayabiliyorsan, yine hiç beklemediğin bir anda sevmekten vazgeçebilirsin de.

10*neden işleminin cevabını aramaya benzer neden yürümedi sorusunun cevabı bazen.

cevabı olmayan bir sorunun peşinde harcanan bir hayat kadar israf edilmişi yok Sevgili okuyucu.

uzun uzun düşünüp kendimi müebbeete mahkum etmeye karar verdiğim gecelerin birinde anladım ben bu gerçeği.

duştaydım. şarkı söylüyordum.

"ben değildim" dedim. her şeyin suçlusu ben değildim.

ben etkiye tepki verdim çoğu zaman.

tamam biraz daha adil olayım. ben etkiye sert tepki verdim.

ama bir etken vardı işte. kafamdan uydurmamıştım. emin ol ardı ardına yanlış yapmama sebep olan tüm şüphelerimde dolaylı yoldan haklı çıktım.

evet suçlanmalıydım. ama tek hatalı olmak yerine belki de yeterince olgun davrananmamakla.

beni huzursuz eden o yetersizlik hissini (az sevilme, sadakatsizlik vs.) ya doğru değilse deyip bastırmaya çalışmak, her açıdan daha huysuz, daha hırçın, daha çekilmez biri yaptı beni.

sevgime kıyamayıp kalmak yerine gitmeyi tercih etseydim belki daha az zarar vermiş olacaktım her şeye.

suçlamalardan beraat ettirdim kendimi.

ben mükemmelim :)



2 Nisan 2014 Çarşamba

Bar

ayaklarım yalnız başıma nasıl gidilir bilmem sandığım yolları ustalıkla alıyor. hızlı hızlı yürüyorum. ince giyindiğim için üşüyorum, daha da hızlı yürüyorum.

etraf sakin, hem hafta içi hem de erken bir saat. buraların müdavimleri bu saatlerde düşmez buraya.

"umarım bana servis yaparlar" diye düşünüyorum. sonra saçma geliyor. tabi yaparlar. saati mi olacak?

köşeyi dönüp aradığım yeri buluyorum. bu saatlerde ne tuhaf görünüyor. önünde bir sürü sigara içen danseden, yalpalayan insan yokken kendimi Hogsmeade'de Üç Süpürge'ye gelmiş gibi hayal ediyorum.

içeri giriyorum. tuhaf bir şekilde aydınlık. oysa son geldiğimde zifir gibiydi. dip dibe dansettiğim insanların yüzünü bile seçememiştim. kimse yok. barın arkasında şişeleri dizen barmen hariç.

beni görünce gülümsüyor. beklentiyle bakıyor yüzüme. yol falan soracağım zannediyor sanırım. ben de gülümsüyorum. sanırım biraz mahçup hissediyorum. "biraz erken ama servis yapıyor musunuz?" diyorum beklediğimden biraz daha tiz bir sesle. "aaa" diyor barmen biraz şaşırarak "aa tabi buyrun, ne hazırlayayım?"

hafiften affallayarak duruyorum. burasını hiç düşünmemiştim. çok sevdiğim damla sakızlı kokteyller nedense aklıma balgamı getiriyor. irkiliyorum. ıyy niye böyle bir şey düşündüm ki? bira çişimi getirir. hem hızlı ve pratik değil. şarap? öğğ fazla sofistike hem de başımı ağrıtıyor? tekila? herifin önünde bardak yalayıp shot atmak istemiyorum. rakı? hah işte gerçek bir kamyoncu tavrı. aç oradan ablana bir de müslüm diyeyim oldu olacak..

barmen duraklamamdan anlıyor kararsızlığımı, "sert, hafif nasıl bir şey istersiniz?" diyor. ani bir ilhamla başımı kaldırıp "buradan gideceğim yere kadar gidip neşeli bir muhabbet edebilecek kadar ayık, gece boyu asla ağlamayacak kadar sarhoş edecek bir şeyler" diyorum. boş boş bakıyor tabi. fazla şairane oldu. hemen toparlama gayretiyle biraz da utana sıkıla "ben şu renkli şekerli kokteylleri severim ama adlarını bilmem" pek deyiveriyorum. gülümsüyor. "çivi" diyor.

2 dakika sonra yeşil buzlu bir bardağı önüme sürüyor. gülerek "kokteyl şemsiyesi de ister misin bari diyor?" ben de gülmeye başlıyorum. "pipetlere takılan akerdeon gibi süslerden varsa alırım" diyorum. "tabi" diyor, "müşteriler gelmeden şu yanar döner spagetti süsleri asayım da" hepten kopuyoruz ikimiz de.

"güzel gülüyorsun"  diyor. sen demeye başladı bile. barmenler oldum bittim sever beni zaten.
derin bir nefes alıp bekliyorum bana neden bu saatte yalnız başıma içtiğimi sormasını, açıkçası biraz ev yapımı barmen bilgeliğine hayır diyemeyeceğim...

fakat o işini yapmaya devam ediyor. anlaşılan beni dinleyip bana öğüt verecek kıvamda değil. neyse diyorum içimden. "ben bir şey daha alabilir miyim bu bitti de?" "çikolatalı süt?" diyor gülerek. yok diyorum. margarita olsun!

margaritayı önüme koyduğunda "evli misin?" diyor. parmağımdaki yüzüğü nikah yüzüğü sandı. "yoooo" diyorum gülerek. "evlenmeyi düşünebileceğim tek adam beni sevmiyor." "başkasıyla da evlenmek istemem zaten. çok mükemmel bir baba olurdu biliyor musun? diyorum. işin acı tarafı ben anne olmak istemem.
ama isteseydim, çocuğumun babası da o olsun isterdim."

bir shot bardağı koyuyor önüme, anında dikiyorum kafaya. şekerli ve keskin.

"seviyor musun hala?" diyor. peeeh. olayı tamamen yanlış anladı. aşk acısı çekiyorum sandı. alakası yok.

"yok be" diyorum öyle bir şey değil. sadece mutlu olmak için sebepleri kaybettim bir süredir. sanki birisi hayatımın pause tuşuna bastı. ve o tuşun nerede olduğunu sadece o biliyor. ben uzun zamandır arıyor ama bulamıyorum...

"güzel anlattın" diyor. pause tuşu diye mırıldanıyor.

"ee diyorum dayanamayarak "bir şey demeyecek misin?" bana biraz barmen bilgeliği teklif etmeyecek misin?

"sence" diyor "bilge olan biri gelip burda içki servisi yapar mıydı?"

gülüyorum.

"güzel gülüyorsun cidden" diyor.

"sen de diyorum" ayaklanırken. başım dönüyor ama yürüyemeyecek gibi değilim.

çok cüzi bir hesap alıyor benden.

"o zaman kolay gelsin bilge barmen" diyorum.

"benim memleketimde bazı geceler dağlara alev almış gibi gelir bakınca" diyor "oysa gördüğüm şey doğan güneşin yansımasıdır, gün ağarınca anlarım.."

"bak bu iyiydi işte" diyorum. barın arkasından çıkıp çekingence geliyor yanıma, elini uzatıyor kuvvetlice sıkıyor elimi. sonra aniden sarılıyor bana. vücudunu çok yaklaştırmadan araya mesafe koyarak. en ufak bir rahatsızlık vermeden. sırtımı pıtpıtlıyor. "acı yok rocky" diyor.

acı yok...